Cephede henüz değişen bir şey yok
2003'te hazırlandığı öne sürülen "Balyoz Güvenlik Harekâtı Planı" iddialarına ilişkin soruşturma kapsamında, muvazzaf ve emekli üst rütbeli subayların ifadelerine başvurulması ve bazılarının tutuklanması, asker-sivil ilişkilerinde yeni bir dönemece daha girildiğini ortaya koyuyor. Son 50 yılda iki darbe ve biri sanal üç muhtıra ile Avrupa Konseyi'nin bu alandaki rekorunu açık ara elinde bulunduran Türkiye'nin kurucu üyeliğini askıya aldırmadan bugüne gelebilmesi, bir tür pozitif ayrımcılıktan yararlandığını ortaya koyuyor. Bunu bir dönem için "Türkiye'nin stratejik konumuna" bağlamak mümkün olsa da, demokrasiyi doğrudan hedef alan askeri darbelerle artık demokratik kuruluşların üyesi olarak kalabilmek söz konusu değil.
Kuşku yok ki ilk on yıllık dönemini geride bıraktığımız XXI. yüzyılın bir öncekinden en önemli farkı, dünyada daha barışçıl, daha demokratik ve temel insan hak ve özgürlüklerine daha saygılı bir düzenin değerlerinin ön plana çıkması oluşturuyor. Çağdaş değerler, asker-sivil ilişkilerine ordunun siyasetten tümüyle çekilmesi, kurumsallaşması ve profesyonelleşmesi olarak yansıyor. İç güvenlik alanını terk etmiş, mevcudu azaltılmış ancak etkinliği arttırılmış, savunma planları ve bütçeleriyle sivil denetim altındaki modern ordular, çok da uzağımızda değil. Nitekim üyelik müzakerelerini yürüttüğümüz Avrupa Birliği (AB) üyelerinin büyük çoğunluğu askerin sivil denetimi sürecini tamamlamış, bu bağlamda zorunlu askerliği kaldırmış ülkeler.
Ne var ki Helsinki Zirvesi (1999) ile başlayan AB üyelik sürecimizde yerine getirmediğimiz siyasi ölçütlerin başında, asker-sivil ilişkileri bağlamında askerin siyasete sürekli müdahalesi ve özerklik alanını inatla koruması geliyor. Bu tutumun, AK Parti'nin iktidara gelmesi veya Anayasa Mahkemesi'nin kararında belirtilen ifadesiyle "laikliğe karşı faaliyetlerin odağı" olmasıyla herhangi bir ilgisi yok. Başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin söylemlerinin aksine, toplumdaki kutuplaşma, özünde çağdaş demokrasiyi benimseyenler ve Türkiye'nin özel koşulları bulunduğu gerekçesiyle buna karşı olanlar arasındaki çekişmeden kaynaklanıyor. AK Parti'nin 2002'de tek başına iktidara gelmesi, iddia olunan Balyoz (2003) veya Ergenekon iddianamelerindeki Sarı Kız, Ay Işığı, Yakamoz, Eldiven (2004) askeri darbe girişimlerine sadece bahane oluşturuyor.
Helsinki Zirvesi'nin ardından Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) AB İhtisas Komisyonu bünyesinde oluşturulan "Kopenhag Siyasi Kriterleri Alt Komisyonu" tarafından Türkiye'nin ilk Ulusal Programı'na temel oluşturmak üzere hazırlanan Mart 2000 tarihli rapor, sadece Türkiye'de değil, Avrupa Parlamentosu'nda da olumlu tepki görmüştü. Ancak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği'nden beni ziyaret eden emekli asker kökenli bir görevli, Dışişleri temsilcisi olarak üyesi olduğum Alt Komite'nin MGK'nın görüşünü almadan rapor hazırlamasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Daha sonra, DPT raporu İHKÜK (İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu) bünyesinde MGK ve ilgili bakanlıkların (MEB, Dışişleri, Adalet ve İçişleri ) temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen toplantılarda yeniden ele alınmıştı.
MGK Genel Sekreterliği bu toplantılarda sunduğu beş sayfalık bir raporla, "Türkiye'nin milli bütünlüğüne, üniter devlet yapısına ve kendine özgü gerçeklerine (!) uymayan aşırı ve haksız AB talepleri" olarak nitelediği Kopenhag siyasi ölçütlerinin özüne karşı çıkmıştı. Bu nedenle birçok reform siyasi otoriteye sunulan taslak metinde yer almamıştı. Nitekim 2001'de yayınlanan ilk Ulusal Program'la DPT raporu karşılaştırıldığında, reformların en azından yarısının MGK'nın müdahalesiyle çıkarılmış olduğunu görmek mümkündür.
İHKÜK bünyesindeki son toplantıda MGK Genel Sekreterliği'nin Türkiye'nin AB yolunu tıkayan raporuna karşılık kaleme aldığım "Kapsayıcı anayasal vatandaşlık" başlıklı resmi olmayan notu (no paper) dağıtmıştım. Bu notta, devlet yapısını örnek aldığımız Fransa'da, Anayasa Konseyi'nin, farklılıkları olan Fransız vatandaşlarının ana dilleri gibi farklılıklarını yasaklamayı anayasanın eşitlik ilkesine aykırı gördüğüne ilişkin içtihadından söz etmiş, Kürtçe'nin de aynı şekilde eşit vatandaşlık ve temel hak ve özgürlükler bağlamında serbest olmasını savunmuştum. Not, Genel Sekreterin el yazısıyla "Katılmıyorum, biri bunu bana izah etsin" notu düşülmüş halde ve olasılıkla yazarına gözdağı vermek amacıyla Bakanlığa iade edilmişti.
Dönemin MGK Genel Sekreteri muhtemelen o notta yer alan görüşü artık benimsiyor. Ancak çağdaş değerleri uzun süre "ülkeyi bölecek AB talepleri" olarak niteleyen askerin AB siyasi ölçütlerine yaklaşımında henüz kayda değer bir değişim gözlemlenmiyor. Oysa bu çağdaş ölçütlere karşı çıkmak, bir yerde akıntıya kürek çekmek anlamına geliyor. O bakımdan bugün asker, sivil herkesin, iddia edilen darbe girişimlerinin soruşturulmasına ve suçluların yargılanmasına destek vermesinde ve Türkiye'nin uluslararası arenada saygın demokratik bir hukuk devleti olması hedefinde biraraya gelmesinde yarar bulunuyor.



















