Ahmak altını
Ocak ayının başlarında Angola'da silahlı bir grup, Togo milli futbol takımını taşıyan otobüsü taradı. Saldırıda üç kişi öldü. Yerel bir terörist örgüt Afrika Uluslar Kupası Turnuvası Angola topraklarında oynandığı müddetçe cinayetlerin arkasının kesilmeyeceğini bildirdi. Hem Uluslar Kupası hem de bu yaz Cape Town'daki Dünya Futbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapan Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) üyesi devletler, bu sözde saygın spor turnuvalarının "güvenliği" meselesi üzerine Angola ve Kongo arasında büyüyen anlaşmazlık yüzünden karıştı.
Dünya Şampiyonası'nın yaklaştığı şu günlerde, Güney Afrikalı parlak akademisyen R.W. Johnson'ın güzelim Cape Town şehrinin sokaklarının kızgınlığa ve karmaşaya nasıl kolayca teslim olduğunu anlatan bir makalesi masamda duruyor. Masraflar planlananın çok ötesinde. Yolsuzluk yapılıyor. Aceleyle inşa edilmiş yeni stadyuma yer açmak uğruna okullar kapatılıyor. Taksiciler ve toplu taşıma araçlarının sürücüleri arasında bir husumet var. Beraberlikle sonuçlanan final maçlarında dalavere döndüğüne dair sürekli bir tartışma var. Hakemlerin rüşvet aldığı ithamları var. Yani ne ararsanız var. (Aklıma gelmişken soruyorum, "Dünya Kupası" tabiri hem cafcaflı hem de hastalıklı değil mi? Benzer şekilde, pek çok ülkenin oynamaya tenezzül etmediği "Dünya Serisi" de küçük çaplı bir megalomanlık içermiyor mu?)
Bu sabah çalıştığım gazete Hindistan-Pakistan ilişkilerinde yaşanan başka bir nahoş olaya yer veriyor. Pakistanlı meclis üyeleri Hindistan'a yapmayı planladıkları bir seyahati iptal ettiler. Çünkü Hindistan birinci liginde oynamak üzere önerdikleri 11 Pakistanlı kriketçiden hiçbirine teklif gitmemişti.
Bütün bunlar olup biterken konuksever, ılımlı ve cana yakın Kanada, kısa bir süre içinde, Vancouver şehrinde, Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapacak. Ama şu anda sporcularının kayak pistlerinden, kulvarlardan ve paten alanlarından tam anlamıyla yararlanmasına izin verilmediğine dair çok sayıda şikâyeti dillendiren İngiliz ve Amerikalı spor otoritelerinin hedefinde Kanada var. Müsabakaların yapılacağı sahalara aşinalık kazanmak, antrenman ve prova yaparken önemli. Ama Kanadalılar açıkça ev sahibi olmanın getirdiği avantajları korumaya kararlı. New York Times gazetesinde çıkan bir habere göre Whistler Alp disiplini kayak parkuru dudak uçuklatan bir tabloya sahne oldu. "Kanada takımı antrenman yaparken rakip birkaç yarışmacı onları ancak sahayı çevreleyen tellerin ardından seyredebildi. 'Herkes bu parkurda olmaya çalışıyordu,' dedi Alp disiplini kayak yarışlarını düzenleyen Alpine Kanada'dan baş sportif görevli Max Gartner. 'Bu elimizden kaçırmamamız gereken bir avantaj.'" Hayır, hayır, hayır. Bu bizim dağımız. Burada kayamazsınız. Burada en iyi performansımızı gösterene dek kayamazsınız. "İki olimpiyat oyununa (1976 Montreal ve 1988 Calgary) ev sahipliği yapan tek ülkeyiz ve kendi düzenlediğimiz olimpiyatların hiçbirinde altın madalya kazanamadık," diye sızlanıyor Vancouver Organizasyon Komitesi'nde başkan yardımcılığı görevini yürüten Cathy Priestner Allinger. "Böyle bir sicilimiz olmasından gurur duymuyoruz" diyebiliyorsunuz ama kendi düzenlediğiniz partide misafirlerinizi itelemekten yüzünüz kızarmıyor.
Bu kindar ve dar kafalı davranış hakkında yorumlar hemen gelmeye başladı. İncindiği anlaşılan Amerikan kızak takımı yöneticisi Ron Rossi, kırılmış bir ses tonuyla geçmişi 1980'de Lake Placid Olimpiyatları'na dayanan bir sözde "centilmenlik anlaşması"ndan ve gizli bir Kanada taktiğinden bahsediyor: "Sanırım burada sportmenlik eksik."
Tam tersi Sayın Rossi, bu gördüğümüz tam da sportmenliğin özü. İster Afrika ulusları arasındaki düşmanlığı alevlendiren olayları, isterse insan kişiliğinin en depresif yönlerini (soyunma odasındaki silahlar, evde kullanılan golf sopaları, yıldızların evlerinde dövüşmesi için yara bere içinde bırakılan ve işkence edilen köpekler ve her yerde bulunan uyuşturucu ve steroitler) sergilesin, en kaba saba ve göze batan örnekler için sporun geniş dünyasına bakmanız yeterli. George Orwell, uluslararası futbol sahalarında yaşanan kaosun şovenizmle harmanlandığı bir olay sonrası 1945 tarihli "Sporculuk Ruhu" ("The Sporting Spirit") başlıklı makalesinde de belirttiği gibi, "spor nefret ve kinin bitmez kaynağıdır". Hatta daha da ileri gidip şunları yazıyordu:
"İnsanların çıkıp sporun uluslar arasında iyi niyet ortamı yarattığından bahsettiklerinde hep hayret içinde kalmışımdır. Sanki dünyanın sıradan insanları futbol veya kriket maçında buluşabilse bir daha savaş alanlarında karşı karşıya gelmeye niyetlenmez. Uluslararası spor müsabakalarının toplu nefrete yol açtığı somut örnekleri (1936 Olimpiyatları mesela) bilmiyorsanız, genel prensiplerden bunu çıkarabilirsiniz."
Biraz ağır kaçmış diyebilirsiniz. Peki 1969'da, El Salvador ve Honduras arasında tartışmalı bir futbol maçının ardından çıkan çatışmaların iki ülke arasında bir sınır savaşına, hatta hava bombardımanına yol açmasına ne demeli? Geçenlerde Hartum'da Mısır ve Cezayir arasındaki bir futbol maçı, büyük şiddet olaylarına, ülkelerin birbirlerine sert diplomatik notalar vermelerine, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in ulusal onurun küçük düşürüldüğüne dair bir konuşma yapmasına, devlet medyasının isterik biçimde nefreti körüklemesine ve medeniyet diyebileceğiniz kavramın tam anlamıyla çürümesine sebep oldu. Ve bütün bunlar Arap Birliği'nin iki üyesi arasında geçti! Aklıma gelmişken söylüyorum bu gözlem bazen ortaya konan mazereti geçersiz kılıyor. Ülkeler, aralarındaki müsabakalarda yaşananları spor sahalarıyla sınırlasa, sorunlarını dolaylı yoldan çözme fırsatı bulabilir. Hartum'daki maçtan önce, Mısır ve Cezayir arasında herhangi bir diplomatik ihtilaf yoktu. Maçtan sonraysa, Kahire'de son derece ciddi insanlar ülkedeki atmosferin Haziran 1967'deki savaşta yaşanan yenilginin arkasından gelen atmosfere benzediğini söylüyordu. Hindistan-Pakistan vakasında ise durum neredeyse tam tersiydi. İki ülke arasındaki ilişkiler on yıllardır zaten çok kötüydü. Ama kesin olan o ki, kriket kavgası, zaten kötü olan durumu daha da vahimleştirdi.
Evet, evet "Invictus" filmini ve onun esinlendiği orijinal kitabı ben de biliyorum. Samimi olmasam da yazarın büyük bir hayranıyım. Ama aparthayd (Güney Afrika'da ırk ayrımcılığı) rejimi daha önceden zaten rugby ve diğer spor kültlerinin kullanılmasıyla güçlendirilmişti. Güney Afrika siyasetine hakim bütün zeki gözlemciler hemfikir olacaktır ki Invictus hareketi, ülkenin etnik grupları arasında oluşan düşmanlığa yalnızca kısa bir süre ara vermişti. Artan düşmanlık, spordaki rekabet, aptalca sadakat ve bu bağlılıkların yarattığı geleneklerle ilgiliydi. İşte Mandela'nın bile bozamayacağı bir şey. (Sanırım kendilerini büyük bir istekle "fanatik" olarak tanımlayanlar, kelimenin etimolojik kökenini biliyor ama bunu kendilerine hakaret olarak algılamıyorlar).
Daha bitirmedim. Zaten oldukça zayıflayan politik söylemimiz sporda kullanılan "gol çizgisi" gibi ucube, sönük ve çığırtanlık içeren saçma "mecazların" sürekli ithal edilmesiyle çok aşınıyor. Gözü ve kulağı yeterince yorduğu yetmiyormuş gibi (bu mecazları kullanmadan edemeyen bazı karikatüristler var) parti sistemine takım ruhu meselesi olarak bakmak gibi zavallı bir eğilimi arttırıyor ki bu ilişkilendirmenin alabileceği en abes ve dar görüşlü şekil bu olsa gerek. Bu arada bir dizi soygun ve bayağılıkların "rol model yaratma" amacı olarak sunulup pazarlanması anlamına gelen sponsorluk şamatasında, bazı sıkıcı spor müsabakaları uzatmaya giderse ciddi programların ertelenmesi, hatta kesilmesi normal karşılanıyor.
Kriz döneminde gazeteyi elime aldığımda, manşetleri bazı can sıkıcı müsabakaların çoktan merak uyandırmayan sonuçları ya da haddinden fazla kazanan dopingli sporcuların manevi ya da polisiye hikâyeleriyle işgal edildiğini görüyorum. Ama zaten, gazetede ayrı bir bölüm, tamamen dün gerçekleşen spor müsabakalarının sonuçlarına şevkle göz gezdirerek okuma eylemini aşağılamak isteyen insanlar için ayrılmış. Bu açgözlü spor tüketicileri için onların özel ihtiyaçlarını seve seve karşılamak için yayın yapan tonlarca televizyon kanalı ve programı var. Tek istediğim spor haberlerinin gazetedeki yetişkinlere yönelik kısımların dışında tutulması.
Kafanızda şöyle bir canlandırın: Bir bar veya lokantada oturuyorum ve birdenbire yerimden sıçrıyorum. Suratım sevinç ve keder arasında kıvrılıp bükülüyor, bağırıyor, el kol hareketi yapıyor çevremi saran arılarla mücadele ediyormuş gibi görünüyorum. En azından başgarsonun, mekânda başka insanların da bulunduğuna dikkat çekerek, beni sakinleştirici bir şeyler söyleyeceğini beklerdim. Ancak sonra "Steelers" (Pittsburg'un Amerikan futbolu takımı) veya "Cubs" (Chicago'un beyzbol takımı) gibi bazı aptal sihirli kelimelerle çığlığı basmam, herkesin sakinleştirici tarzda muamele edilmesi gereken özel bir vaka olduğuma kanaat getirmesine yetiyor. Ya da köşe bucak kaçıyorlar. Hiç nasıl oynandığını dahi bilmediğiniz bir maç yüzünden kavgaya girdiniz mi? Veya hiç bir mekândaki fanatik sürüsüne ayak uydurmak için, ekrandaki bir başka sürüye (futbol takımına) sadakatle bağlı olduğunu iddia eden erkeklerin, hatta bazı kadınların acıklı yüzlerini gördünüz mü? Eğer hem fanatik güruhuna hem de oyunculara uyarlanabilen doğru dürüst spor mecazları istiyorsanız, son ortaya çıkan skandaldan bir tane seçin. Sanki bütün bu endişeli bakışların -ve konuşmaların- nedeni insanların beyin sarsıntısı geçirmeleri.
Ya peki siz hiç okul takımı hakkında bir sürü boş lafın sarf edilmediği veya okulun tutkulu spor mücadelesi için yerleşke imkânlarına harcanan muazzam paranın konuşulmadığı üniversite eğitimine dair bir konuşmaya tanık oldunuz mu? (1999 yılında iki öğrencinin 12 öğrenciyi katlettiği) Columbine Lisesi'nin sembolünün at üstünde bir jokey olduğunu biliyor musunuz? Emekli bir general televizyona çıkıp Afganistan'da "touchdown" (Amerikan futbolunda sayı yapmak) gibi saçma ifadelerle konuştuğunda hiç telaşlanmadınız mı? Bir çeşit Gresham kanunu (kötü paranın kötü parayı kovması) gibi, spora vurgu yapmak o alanda ve terimlerinin mecaz olarak kullanıldığı her alanda asgari müşterekleri sürekli zayıflatan bir etki yapıyor.
Hikâyenin haber değeri taşımadığını düşünmediğim halde, büyük miktarda paralar akıtılan Vancouver'daki garez turnuvasında yeterince kar olmadığını öğrendim bugün. Bu yüzden de kuzey kutbundan kar getireceklermiş. Bu da turnuvayı en azından kısa bir süre izlenmesi ilginç bir hale getirebilir. (Özellikle Haitililer'in bunu pür dikkat izlemesini diliyorum.) Bu arada milyonlarca umursamaz insan gibi ben de spor müsabakalarının bezdiriciliğinden kaçamayacağım. Küresel ısınma bana hiç bu kadar çekici gelmemişti. Lütfen kar yağmasın, kar yağmasın, kar yağmasın.
(Hitchens, Newsweek'e yazılarıyla katkıda bulunan Vanity Fair köşe yazarı.)
sayı: 68



















