Manşet Haberi
Manşet Haberi
Galeri

KAPAK KONUSU ARŞİVİ

İşin sırrı

Ne kadar az şey saklarsan o kadar demokratiksin.

"Her şeye devlet sırrı diyerek demokrasi olmaz. Bu, her şeyin yapılabilmesini, ancak hiçbir şeyin aydınlatılamamasını getirir." İtalya'da Gladio'yu deşifre eden eski hâkim, şimdinin senatörü Felice Casson, geçen ay, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'ye böyle çıkışmak zorunda kaldı. İtalyan askeri istihbaratından Marco Mancini, Telecom Italia aracılığıyla yasadışı dinleme ve casusluk faaliyeti yürüttüğü iddiasıyla Milano Mahkemesi'nde yargılanıyordu. Davada kendisine yöneltilen sorular karşısında, "devlet sırrı" diyerek sessiz kaldı. Hâkim Mariolina Panasiti, Başbakanlığa, Mancini'nin devlet sırrı gerekçesinin geçerliliğini sordu. Berlusconi'nin yanıtı davayı tam anlamıyla çıkmaza soktu. Yanıtta, istenen bilgilerin İtalyan askeri istihbaratının ilişkilerinde sıkıntı yaratacağı ve ülkeye zarar vereceği sebebiyle devlet sırrı olarak kalması gerektiği yazıyordu.

Tartışma İtalya'da. Ama isimleri çıkarıp Türkiye'ye uyarladığınızda, Ankara'nın gündemine oturabilir. Geçmişi pek çok açıdan Türkiye ile şaşırtıcı paralellikler içeren Arjantin'de de, benzer bir tartışma sürüyor. "Kirli Savaş" olarak anılan 1976-1983 askeri rejim dönemindeki insan hakkı ihlâlleri ile başta cuntanın devlet başkanı Reynaldo Bignone (şimdi 81 yaşında) olmak üzere sorumlular yıllar sonra yargı önünde. (O dönemde yaklaşık 30 bin kişi hayatını kaybetti, 60 bin kişi işkence gördü. Öldürülen muhaliflerin sayısı 500'ü bulan çocukları, subaylara ve rejim yanlısı ailelere evlatlık verildi. Yüksek Mahkeme, 2005'te, askeri yetkililerin yargılanmasını engelleyen yasayı kaldırdı ve darbecilere yargı yolunu açtı.) Başkent Buenos Aires'te devam eden ve mahkeme binası yetmeyince bir spor salonuna alınan dava 'devlet sırları'na toslayınca, Cumhurbaşkanı Cristina Elizabet Fernández de Kirchner, demokrasinin yeniden tesisi çerçevesinde bu bilgilerin saklanamayacağı gerekçesiyle, orduya gizli belgelerin açıklanması talimatını verdi. Askeri rejimin insan hakkı ihlâlleri nedeniyle dava açanlar, devlet güvenliği gerekçesiyle on yıllardır saklı tutulan belgelere artık ulaşabilecek. Peki Türkiye'de demokratikleşme yolunda bir uzlaşma, özellikle de devlet sırları konusunda nasıl sağlanacak? Şeffaf, demokratik bir ülkenin ve kurumlarının sırrı olur mu?

Aslında sadece yolun başındaki Türkiye değil, benzer yollardan çoktan geçmiş kimi başka ülkeler de aynı gündemle boğuşuyor. Gladio'yu 1990'larda deşifre etmiş İtalya'da ve cuntayı 17 yıl önce yaşamış Arjantin'de, onca yıl sonra geçmişle hesaplaşma çabalarında bile 'devlet sırrı' halen demokrasiye ayak bağı. Brezilya'da İnsan Hakları Ulusal Programı çerçevesinde, 1964-1984 arası diktatörlük dönemindeki işkence olaylarını ve faili meçhulleri araştırmakla görevli "Gerçekler Komisyonu"nun karşılaştığı, askerleri bir tür centilmenlik anlaşması bağlamında soruşturmadan koruyan 1979 tarihli Af Yasası da benzer bir engel teşkil ediyor. (65. sayıda Akın Özçer bu konuyu kaleme almıştı.)

Kadim sırlar, Türkiye'de ise son olarak, 2003 yılına ait "Balyoz" darbe planı iddialarıyla gündemde. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların 11 ay önce planı Genelkurmay'a sorduğu, ama "devlet sırrı kapsamında çok gizlidir" yanıtını aldığı basına yansıdı. Devletin şeffaflaşması önünde çelik bir kapı gibi duran 'devlet sırrı' kavramından çokça şikâyet eden iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi ise, 12 Eylül Anayasası'nı değiştirmek konusunda olduğu gibi, devlet sırları konusunda da ağır kalıyor. Nisan 2008'de hazırlanan, devlet sırrını hukuka ve demokrasiye aykırı yorumlanamayacak ve uygulanamayacak şekilde yeniden tanımlayan "Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı", 20 aydır TBMM Adalet Komisyonu'nda Genel Kurul'a gelmeyi bekliyor. Gerçi tasarı yasalaşsa bile, çare olup olmayacağı meçhul. İtalya'da 2007'de, Romano Prodi Hükümeti parlamento desteğini arkasına alarak devlet sırrını yeniden tanımladı. Casson'un "İtalya 30 yıldır bunu bekliyordu" dediği yasa, 'devlet sırrı'nı düzenlemekle kalmayıp zaman sınırı da getirdi. (Türkiye'deki tasarı da benzer düzenlemeler içeriyor). Ama bu, erki elinde tutanın devlet sırrını yine bir kılıfla kendine göre yorumlamasını engelleyemedi.

Hukukçular ise, her şeye rağmen tasarının bir an önce yasalaşmasından yana. Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu bile devlet sırrının tanımlanması noktasında Türkiye'de ciddi bir boşluk olduğu fikrinde. "Devletle ilgili belli konuların her aşamada kamuoyunun önüne dökülmesi belki ülkeye zarar verebilir. Ama devlet sırrı kavramının da artık kapsamı dar tutularak ve yargının gerektiğinde bu bilgilere ulaşamayacağı bir duruma mahal verilmeyecek şekilde, bir yasada ayrıntılı yer alması hem faydalı hem de gerekli" diyor Kanadoğlu. Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can'a göre, "devlet sırrı konusunda yaşanan çok başlılığa ve karmaşaya son vermek, şeffaf-sivil bir devlet yapısına kavuşmak için tasarının vakit kaybedilmeden Meclis'ten geçmesi" gerekiyor. "Modern devletlerin kendi içerisinde koruması gereken sınırları ve çıkarları olabilir. Haliyle devlet sırrının olması olağan" diyor Can, "ama Türkiye'de devlet sırrıyla ilgili hem toplumsal, hem siyasal, hem de hukuksal algıda çok ciddi sorun var. 50 yıllık bir siyasi geçmişten ve toplumsal hafızadan bahsediyoruz. Parlamentonun bilgisi dahilinde olmayan bir sır kategorisi yaratıldı ki, bu çok tehlikeli. Devlet sırrı, askeri sır ile karıştırılıyor. Askeri olan her şey bu kavramın içine otomatikman giriyor ve devlet eşittir ordu algısı sürüyor. Bu ikisi artık birbirinden ayrılmalı." Adalet Komisyonu'nun AK Parti'li başkanı Ahmet İyimaya ise, "Meclis'in gündeminin çok yoğun olması sebebiyle, devlet sırrı tasarısının komisyonda sırasını beklediğini" söylüyor.

Kaldı ki Türkiye, sırrı çok, ama onları yeterince saklayabilecek teknolojik altyapıya ve birikime sahip olmayan bir ülke. Buna karşılık gelişen iletişim teknolojileri, en dikkatli devletleri bile dünyaya rezil etmede sınır tanımıyor. Sırrın fazlalığı, ama saklama koşullarının yetersizliği haliyle devletlerin psikolojisini bozuyor, resmi bir paranoyayı sürekli canlı tutuyor. Ergenekon soruşturması sürecinde, basına askeriye kaynaklı birçok "gizli belge" yansıdı. (Hatta "Balyoz" senaryosu gibi, Genelkurmay'ın yıllar önce imha edildiğini söylediği belgeler bile.) Bunlar arasında eylem aşamasına gelmiş olan yok, şimdilik hukuki bir netice de bulunmuyor. Ama neredeyse günaşırı, başka belgeler de sızmaya devam ediyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, geçen hafta, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden (TSK) çeşitli şekillerde bilgi sızdırılmasıyla ilgili halen 61 soruşturma yürütüldüğünü, bunlardan 9'unun kovuşturma aşamasında olduğunu, 10 kişinin tutuklandığını, bir subayla ilgili yargı sürecinin tamamlandığını ve 3 yıl hapis cezası alıp TSK'dan uzaklaştırıldığını açıkladı.

İçeriden somut sızdırma vakaları bir yana, Genelkurmay'ın, sızmaları önlemek için geçen yılın sonuna doğru aldığı önlemlere bakılırsa, bilişim güvenliğine dair tedirginlik azımsanmayacak derecede. Önce, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'un şeker hastalığıyla ilgili raporların ve Ergenekon davası kapsamında yargılanan emekli Orgeneral Şener Eruygur'un eşine ait olduğu öne sürülen bir ses kaydının internete düşmesi üzerine, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde (GATA) yahoo, hotmail, gmail sitelerine giriş ve USB kullanımı kısıtlandı. Ardından, Genelkurmay'ın birliklerde CD, disket, USB ve internet kullanımını kısıtladığı haberi basına yansıdı.

Devlet kurumlarına teknoloji desteği sağlayan TÜBİTAK Bilten'in bir dönem müdürlüğünü yapan Prof. Murat Aşkar, askeriyeden elde edilme yöntemleri incelenmeden, bilgi sızmasının bir zaaftan kaynaklandığının söylenemeyeceğini, ama Türkiye'de teknoloji alanında eğitimli personel ve altyapı yetersizliğinin de göz ardı edilemeyeceğini söylüyor. Aşkar'a göre, askeriyenin kullandığı bilgisayar teknikleriyle, normal insanlarınki arasında fark yok. Kullanıcı, dosyayı çöpe gönderdiği zaman silindiğini sanıyor ama sadece adını silmiş oluyor, veri bilgisayarda kalıyor. Tam temizlik için disketi sıfırlayacak yazılımlar, özel silme teknikleri kullanılması gerekiyor. İkinci bir yol ise, ekstra yazılımlarla dosyaları şifrelemek. "Bir bilgiyi değişik yollarla şifreleyebilirsiniz. Her şifrelediğinizin de geri elde edilmesi mümkün, ama bunun süresi vardır. Mesela öyle şifrelersiniz ki, geri elde edebilmek için dünyanın yaşı kadar süreye ihtiyaç olur, bu da pratikte imkânsız. İnternetteyse, bir casus program sizin yaptığınız bütün işleri izleyebilir ve başka bir bilgisayara aktarabilir" diyor Aşkar. Ancak asıl can alıcı nokta başka. Devletin elindeki bilgiler için kullanılacak yazılımların, uzmanlardan oluşan bir kurul tarafından test edilip güvenliği onaylandıktan sonra kullanılması gerekiyor. "Ama Türkiye'de böyle bir mekanizma halen yok" diyor Aşkar, "devletin her kurumu kendi başına hareket ediyor, kendi çözümünü oluşturuyor. Bu da riski arttırıyor."

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a suikast hazırlığı iddiasının ardından hâkim Kadir Kayan'ın Seferberlik Tetkik Kurulu'ndaki kozmik odada başlattığı arama, 'devlet sırrı' kavramıyla yakın zamanda yüzleştiğimiz bir başka andı. Muhalefet "iktidarın, devlet sırrı niteliğindeki bilgileri ortalığa döktüğünü" savundu. Genelkurmay, aramanın ardından birçok harekât planının afişe olduğu için çöpe gideceğini açıkladı. Arınç ise, mevcut haliyle herkesin devlet sırrı kavramının arkasına sığınıp bir şeylerin araştırılmasını engelleyebileceğini, hükümetin 'sırrı' yeniden tarif etmesi gerektiğini savundu. Ama geçmişte 6-7 Eylül olaylarından ASALA operasyonlarına, Kürt sorunundan Susurluk soruşturmasına, Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden Şemdinli olaylarına ve örtülü ödeneğe kadar birçok konuda "devlet sırrı" duvarına çarptığımız düşünülürse, bu tartışmalar ilk olmadığı gibi, son da olmayacak.
Bilgi Üniversitesi'nden Prof. Cemal Bali Akal'ın "Varolma Direnci ve Özerklik" kitabında, "seçkinci ve mutlak devletçi yaklaşımın hâkim olduğu anlayışlarda, neredeyse siyasi hayatın bütününün, ayaktakımının akıl erdiremeyeceği bir sır sayıldığı" vurgulanıyor. Devlet sırrını vazgeçilmez sayanlar, sırrın varlığını tartışma konusu yapmaktansa sınıflandırıp kimlerin sırları bilebileceğini saptamaya çalışıyorlar. Böylece, merkezdeki en önemli sırlardan, giderek daha çok insanın bildiği önemsiz sırlara doğru, devlet başkanından en küçük yerel yöneticiye uzanan bir sırlar hiyerarşisi ortaya çıkıyor. "Devlet sırrı, yöneticinin sırrı" gibi kabul ediliyor. Osman Can'a göre ise, bir ülkenin demokratik olup olmadığının çok net göstergesi sayılabilecek bu tanım, Türkiye'ye de uyuyor: "Bu devlet, halkından sürekli sır saklama mekanizması üzerine kurulmuş. Militarist bir gelenek; ne olup bittiğinden halkın da haberi olmayacak, halkın temsilcilerinin de."

Zaten Türk hukuku, devlet sırrı açısından hayli bereketli... Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun (CMK) 47 ve 125'inci maddeleri devlet sırrını, "açıklanması, devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzenine ve dış ilişkilerine tehlike yaratabilecek nitelikte bilgiler" olarak tanımlıyor. Anayasa'da (26. madde), Milletvekili Seçimi Kanunu'nda, TBMM İç Tüzüğü'nde, Devlet Memurları Kanunu'nda, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'nda 'devlet sırrı'na dair düzenlemeler var. Yasalarda, bir suç olgusuna dair bilgilerin "devlet sırrı" olarak mahkemeye karşı gizli tutulamayacağı da belirtiliyor, ancak işleyişte bunun hakkıyla uygulandığını söylemek güç. En basitinden, TBMM'de kimi olaylarla ilgili kurulan Araştırma Komisyonları dahi devlet sırrı engeliyle sıkça karşılaşıyor, araştırmalarını yarım yamalak tamamlamak zorunda kalıyor ya da tamamlanan raporlar Genel Kurul'da görüşülemiyor. Bu konudaki en ağır eleştiri, Uğur Mumcu Cinayetini araştırma komisyonunun raporunda yer alıyor: "Parlamenter sistemde, hükümetin yasama organı karşısında sorumlu olması ve yasama organının birtakım denetim araçlarına sahip bulunması gerekirken, kaypak bir kavram olan devlet sırrı, araştırma kapsamının dışında bırakılıyor."

Meclis'te yasalaştığında, 'devlet sırrı'nın kaderini artık "Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı" belirleyecek. İyimaya, tasarının şeffaf bir devlet yapısının hukuki zeminini oluşturacağını ve devleti hesap verebilecek bir noktaya çekeceğini savunuyor. "Türkiye bir sırlar dikenliği ve bu dikenler demokrasiyi kanatıyor" diyor İyimaya, "mevcut yasalarda bir sır tanımı var. Ama hangi bilgi sır olacak, hangisi olmayacak, süresi ne olacak, kim belirleyecek? İşte bunlar belirsiz ve yetki karmaşasına sebep oluyor." Ancak komisyonun CHP'li üyesi Halil Ünlütepe'ye göre, "tasarı AK Parti'nin devletin sırlarına vakıf olma ve giremediği yerlere girme isteğinin" bir ürünü: "20 ay buzdolabında bekletilen bir yasa neden birdenbire kıymetlendi? Devlet sırrıyla ilgili yeterince düzenleme var ve bugünkü sorunları çözmeye de yeter. İşte, kozmik odaya girilemedi mi? Bu tasarı ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Hükümetin derdi, Arınç'a suikast gibi bir suç iddiasına gerek duymadan, devletin mevcut sırlarına her an ulaşmanın bir yolunu bulmak."

Aslında Ünlütepe'nin eleştirdiği, tasarı ile oluşturulacak Sırlar Kurulu. Tasarı, devlet sırrı tanımını değiştirmiyor. En önemli yeniliği, devlet sırrı belirleme yetkisinin, görünürde bakanlık müsteşarlarından oluşacak Sırlar Kurulu'na vermesi ve süreli devlet sırlarına azami 75 yıl gizlilik üst sınırı getirmesi. Tasarı şimdi yasalaşsa, Sırlar Kurulu'nda Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala, Milli Savunma Müsteşarı Korgeneral Ahmet Turmuş, İçişleri Müsteşarı Osman Güneş, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Adalet Müsteşarı Ahmet Kahraman olacak. Ancak tasarı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve ilgili bakanların, kurula kendi alanlarıyla ilgili devlet sırrı teklifi getireceğini söylüyor. Devlet sırrı ile ilgili açılacak davalarda da nihai görüş yetkisi, başbakan ve bakanlardan oluşacak üst kurulda olacak. Yani aslında perde arkasında 'sırrı' belirleyecek olanlar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül. Asıl ilginci, bu isimlerin, bugün Türkiye'de yaşanan çekişmeye dair sırları da barındıran isimler olması.

Kurul, tasarı yasalaşırsa bundan sonra devlet sırrı belirlemekle kalmayacak, bugüne kadarki mevcut sırları tek tek yeniden ele alıp değerlendirecek, tekrar tasnif edecek. Yani bugün devlet sırrı olan birçok bilgi, sır kapsamından çıkabilir. Ünlütepe, "Siyasi irade bu yetkiyi keyfince kullanabilir. Hangi kritere göre karar verecekler" diye soruyor. Kanadoğlu da, "siyasi iktidarın istismarını ve keyfiyeti kesin önleyecek bir düzenlemenin gerekli olduğunu, aksi takdirde büyük sıkıntı doğabileceğini" savunuyor. İyimaya ise, belgelerin yeniden tasnif edileceğini doğruluyor ve bunun şart olduğunu söylüyor: "Bugüne kadar, bir dairenin müdürü ya da bir subay istediği belgeye rahatlıkla 'gizli' mührü vurabildi ve kimse bir şey diyemedi. Yeniden tasnif edilmezse, şu ana kadarki sırların gerçekten sır kapsamını hak edip etmediğini nereden bileceğiz?"

Sır konusu, 'kadim devlet' ile seçilmişler arasında bir sonraki büyük mücadele alanı olabilir. (Ya da bu tür bir mücadele yine yalnızca, aslında sırlardan habersiz medyada yaşanır.) Zira devlet sırlarına vakıf olmak veya neyin devlet sırrı olacağına karar vermek, seçilmişlerin gerçek anlamda iktidar olma ve devlet yönetimine ortak çıkma hamlesinin en önemli ayaklarından biri gibi duruyor. Türkiye gibi, asker ya da siyasetçi, demokratikleşme sürecinde sürekli hesaplaşmanın yaşandığı bir ülkede, "sırrın keyfiyeti" endişeleri de çok yersiz olmayabilir. Ama Can'a göre, asıl, mevcut kanunlarda devlet sırrına göndermeler olmasına rağmen uygulama mevzuatı olmadığından, tasarı çıkmazsa sıkıntı yaşanabilir: "Ortada hukuki bir zemin olmadığı için, devlet sırrı olmaya haiz belgeler bile aslında şu anda hukuk korumasında değil." Can, devlet sırlarının devletin temel siyasetine ilişkin kavramlar olduğunu ve devletin temel siyasetinin aktörlerinin bunları bilmesi gerektiğini savunuyor. "Batı'da, devlet sırrının ne olup olmaması gerektiğine toplumun temsilcileri karar verir. Parlamentonun ya da yürütmenin bilgisi dışında bir sır olmaz. Eğer 'olur' derseniz, devletle toplumsal irade arasında bir ayrılığı kabul etmiş olursunuz. Bu da devletin sahibinin kim olduğu sorusunu doğurur" diyor Can. İyimaya ise, eleştirileri gözeteceklerini, "gerekirse Sırlar Kurulu'nun bilim adamlarının da katılımıyla genişletilebileceğini" belirtiyor.

17'inci yüzyıl filozoflarından Spinoza, "Politik İnceleme" adlı eserinin bir bölümünde, "Devlet işlerini gizli saklı biçimde çekip çevirebilenler devleti bütünüyle ellerine geçirirler; savaşta düşmana tuzak kurar gibi, barışta yurttaşlara tuzak kurarlar. Sessiz kalmanın çoğu zaman devlete yararlı olduğunu kimse inkâr edemez; ama gizlilik olmazsa devletin var olamayacağını da kimse kanıtlayamayacaktır" diyor. Bu kısır döngüyü kırmanın ve hem daha demokratik hem de daha güvenli bir ülke olmanın yolu artık belki de modern devletlerin, devlet sırrı kalkanıyla mümkün mertebe vedalaşabilmeyi göze alabilmelerinden geçiyor. Değişik görüşlere mensup hemen her hukukçunun üzerinde birleştiği gibi, ne kadar az sır, o kadar çok demokrasi.

sayı: 67

Yorumlar
Member Comments

 

Ordu'da özgün şehir dokusu ve çevrenin korunması için mücadele eden Enis Ayar, "İki ünlü mimar sırf rant uğruna Ordu'nun en kötü iki binasını yapmış" diyor. ...

 
 

Anaokulu çocuğunuzun birey olarak topluma karıştığı ilk ortam. Sürecin seyri ise sizin elinizde.

 
The Peek
 
 

Eyyvah Eyvah; "Türkler ne olsa" parodileriyle, ergen esprilerinden yılmış komedi severlere hitap ediyor. Ama onların sayısı da 1 milyon bile değilmiş. ...

 
 
 
 

Geleneksel "ABD 'soykırım' diyecek mi" dönemi başladı. Bunun baş mimarları ve Türkiye'nin uluslararası alanda en çok çekindiği insanlarla tanışmanın da vaktidir. ...