Olan oluyor
İnşası tamamlanmamış bir yeni dünyayı eski kavramlarla anlamak mümkün değil. Ancak yeni kavramlar da tam şekillenmiş değil. Böylesi bir durum Fransız siyaset bilimci Zeki Laidi'nin "Aciliyetin Diktatörlüğü" (Tyrannie de l'Urgence) adlı kitabındaki uyarısını hatırlatıyor. Filozof Ortega y Gasset'ten alıntı yapan Laidi, ilk cümlesinde yaşadığımız anı anlamakta güçlük çekmemizin bizatihi yaşadığımız anın tanımlayıcı vasfı olduğunun altını çiziyor. Geçen hafta, Türkiye açısından bile sıradışı yoğunlukta gelişmelerle geçti. Zürih'te Ermenistan ve Türkiye dışişleri bakanları arasında iki protokolün imzalanması, Suriye ile ilişkilerde on yıl önce tahayyül dahi edilemeyecek bir yakınlaşmayı simgeleyen ziyaret, Başbakan Erdoğan'ın Bağdat ziyareti ve bunların arka planında İsrail ile giderek tırmanan kriz... Türkiye dış politikası hayli uzun ve derinden bir hazırlık döneminin ardından yeni bir dünyanın şartlarına uygun açılımlar yapıyor. Zira bu yeni yaklaşımların ilk tohumlarını Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığı döneminde görmek mümkün. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte Türkiye'nin paradigma değiştirmesi gerektiğine inanan Özal o dönemde hem seçkinlerin hem de kamuoyunun sert muhalefetiyle karşılaşmıştı. Kamuoyunu bu dirence ortak etmeyi sağlayan ise PKK ile mücadelenin içeride bir korku iklimini, dışa kapalı/dışarıyla kavgalı ruh halini pekiştirmesiydi. Zaten bu ortamın yaratılması da seçkinlerin direnme stratejisinin bir parçasıydı. 1990'ların sonlarına doğru ülkenin üzerine çöken bu karanlık yavaş yavaş açılırken daha farklı bir dış politika anlayışının üzerinde yükselebileceği şartlar da oluşuyordu. Pratikte de İran ile ideolojik savaş söylemi yerini daha yumuşak bir ilişkiye bırakmış, Suriye ile ilişkiler Adana anlaşmasından sonra hızla yakınlaşmıştı. Özellikle 11 Eylül'ün ardından Türkiye, hem coğrafi konumu hem de toplumsal/siyasal nitelikleriyle ABD stratejisi açısından ayrıcalıklı bir konuma gelmişti. Bu da Ankara'ya bölgesel güç olma arzusunda daha fazla manevra alanı açtı. Türkiye kapitalizmi eskiye göre daha fazla palazlanmış, toplumda dünyanın gidişine ayak uydurma arzusu güçlenmişti. AB süreci iktidar yapısının yeniden şekillenmesini kolaylaştırmıştı.
AKP 2002'deki seçimlerde iktidara geldiğinde bu yeni yaklaşımı daha ileri götürecek bir zihniyet kalıbı ve iradesine sahipti. 1 Mart tezkeresinin reddi ABD ile ilişkilerde yarattığı derin krize karşılık Türkiye'nin manevra alanını daha da genişletti. Irak savaşının ABD açısından bir stratejik fiyaskoya dönüşmesi ise dönemin Başbakan Danışmanı, şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun tezlerinin uygulanabilmesi için gerekli şartları yarattı.
Bu açıdan, bu açılımların ABD'nin zoruyla olduğu iddialarını da kulak ardı etmek gerekir. Ankara ile Washington'un kendi ulusal çıkarlarına uygun politikalar izleyerek uyumla hareket ettiği bir dönemdeyiz. ABD'nin Türkiye'ye siyaset dayattığı bir dönemde değil. Güç, prestij ve meşruiyet kaybına uğrayan ABD yakın müttefikinin mantığını anlayıp hedeflenenin kendi çıkarlarıyla çatışmadığını algılıyor. Türkiye'ye attığı adımlarda destek oluyor. Irak savaşı, gerekçeleri ne olursa olsun Ortadoğu'daki statükoyu sarstı. Bu savaşla bölgede neredeyse kırk yıldır süren durumun sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Bunu zaten savunan Türkiye ile ABD'nin yeni yönetimi arasındaki en önemli ortak paydayı da bu yaklaşım birliği oluşturuyor zaten. Türkiye'nin kendi çevresinde bir istikrar ve barış alanı yaratma çabaları, bölgeyi dünya sistemine entegre etmek isteyen ABD'nin işine geliyor. Bugünkü şartlarda da bu işi Türkiye'den daha iyi yapabilecek bir aktör yok. İsrail ile Türkiye arasındaki son itiş kakışları da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Pek çok bakımdan bugünün İsrail'i 1990'ların Türkiye'sini andırıyor. İç politikasındaki kilitlenme ve hükümetinin ideolojik katılığı İsrail'in yeni bölge dengelerini doğru değerlendirmesini engelliyor.
2006 Lübnan ve 2008 - 2009 Gazze savaşlarına tepki Tel Aviv'i dünyada yalnızlaştırıyor. Bu durumda bile yerleşim bölgelerinin yaygınlaşmasını durdurmak gibi basit bir adımı İsrail atmıyor, bu konuda Washington ile inatlaşıyor. ABD açısından son kırk yıldır sahip olduğu merkezi stratejik önemi yeni şartlarda yitiren İsrail, dış siyasetini değiştireceğine kemikleştiriyor. Türkiye ise bölgeye 21. yüzyıl parametreleriyle yapıcı bir vizyon sunma çabasında. Önünde zorlu bir yolculuk olsa da iflas etmiş Arap sisteminin boşluğunu da doldurarak bir projeyi hem bölgenin devletler sistemine hem de halklarına sunuyor. İsrail ile sert bir tartışmanın yaşandığı haftanın sonunda ABD Başkanı Obama'nın Başbakan Erdoğan'ı Washington'a davet etmesi kimin pozisyonunun bugünkü Amerikan yönetimince daha yapıcı ve arzulanır bulunduğunu ortaya koyuyor.
Ankara'nın önündeki en büyük tehlike ise iç politika kaygılarıyla süreci iyi yönetememesi olur. İsrail'in politikalarına muhalefet, İsrail düşmanlığına ve antisemitizme prim veren bir söylemin yaygınlaşmasına zemin oluşturmamalı. ABD ile bugüne kadarki en yakın ve eşit düzeyli ilişki zemini yakalanmışken içeride Amerikan düşmanlığını azaltmaya göstermemek siyaseti zedeler. Bölgeye huzur, barış ve istikrar getirmeyi arzulayan bir ülkenin iç söylemi, önyargıları veya nefreti körükleyecek şekilde kurgulanmamalıdır.
(Özel, Habertürk Gazetesi Dış Haberler Müdürü ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi.)




















