KAPAK KONUSU ARŞİVİ
Taliban anlatıyor
- Diğer Kapak Konusu Haberleri
- Uzun yaşayanların farkı
- İlişkili Haberler
- Afganları Afganlardan Afganlar kurtarabilir mi?
- Zekice bir Peştun oyunu
- Afgan çıkmazı
- AfPak'ta satranç oyunu
- Afganistan'daki adamımız
- Karzai Taliban'a katılır mı?
- Rusya Afganistan'ı -yeniden- işgal ediyor
- Şeytanla anlaşma
- Durun, siz barışabilirsiniz
- Taliban'ın güneyi
- Taliban'la barış mı?
- Taliban'ın gövde gösterisi
- Savaşma, eğit!
- "Balayı olmayacak"
- Türk gibi Afgan
- Uzak ülke
- Yeni kabus
- Karzai'den başka herkes umutsuz
- "Küçük Amerika"da büyük operasyon
- "Gelecek (insansız) göklerde"
- Afganistan'da şüpheli ölüm
- Afganistan'ın "yağmacı" yönetimi
- Türkiye'nin "Dostum" hatası
- Afganistan'da kadın olmak
- Nüfuz tacirleri
- Taliban masaya oturmaya hazır değil
Savaşta ve sonrasında düşmanın gerçek sesi pek az duyulur. Gururlu bir övünç kaynağı olarak propaganda çok yaygındır. Taliban da kesinlikle modern enformasyon savaşı sanatını hızlı öğrendi. Fakat sıradan savaşçıların korku ve hırsları genellikle hep istatistiklerin arkasında kaybolup gider, teorilerse binlerce kilometre uzaklardan ortaya atılır. Bu belki de her yerden çok Irak ve Afganistan için geçerli. Buralarda karşı tarafın bakış açısını doğru bir biçimde aktaran muhabirler bu çabalarından dolayı kaçırılma, hatta öldürülme tehlikesi altındalar.
Fakat Afganistan'da yürüttükleri sekiz yıllık savaşın ardından Amerika ve müttefikleri, neden savaştıkları ve düşmanlarının kim olduğunu anlamamayı kaldıramayacak durumda artık. Newsweek, bu son derece ilgi çekici sözlü tarihi Taliban'ın kendi ağzından anlatıldığı şekliyle derlemek üzere, bölgedeki çatışmayı 2001'den bu yana dergi için aktaran muhabir Sami Yousafzai'ye başvurdu. Tüm bu zaman zarfında Yousafzai onlarca Afgan isyancı ile temas kurdu. Altısının hikâyesini bu yazıda bulacaksınız.
Yousafzai, Newsweek'ten Ron Moreau ile bir ayı aşkın bir süre Afganistan ve Pakistan'ı dolaşarak bu kaynaklarla görüşmeler yaptı. Hepsini zaten bir süredir tanıyordu ve geçmişte onlardan aldığı bilgiler genelde doğru çıkmıştı. Söyledikleri kimi zaman kendi çıkarlarına hizmet eder mahiyette gibi görünebilir (hemen belirtelim, Afgan sivillerin çoğu Taliban rejiminden pek sitayişle söz etmiyor) fakat anlattıkları, Yousafzai'nin bu kişiler hakkında önceden hazırladığı haberlerden bildikleriyle uyuşuyor. Söyledikleri her şeyin doğruluğunu teyit etmek mümkün olmasa da, hikâyeleri, Taliban'ın çöküşünden geri dönüşüne ve şimdi yeni yeni tomurcuklanan yükselişine kadar isyancıların bu savaşı nasıl gördüğünü anlamak için zor bulunur bir fırsat sunuyor.
Birinci Bölüm
Düşüş
"Bombalar, bir biçerdöverin buğdayları biçtiği gibi insanlarımızı boydan boya kesiyordu. Ortalık kıyamet günü gibiydi."
-Mevlevi Abdul Rahman Ahunzade
Hakkani: Amerika'ya yapılan 11 Eylül saldırılarından iki gün önce hepimiz (Kuzey İttifakı Komutanı Ahmet Şah) Mesut'un ölümünü kutluyorduk (televizyon muhabiri kılığına girmiş El Kaide ajanları tarafından öldürülmüştü). Ordusu yenilginin eşiğindeydi, yani ölümü hepimizde Afganistan'da neredeyse tam bir zafere ulaştığımız hissini yarattı. Ancak 11 Eylül saldırıları sevincimizi büyük bir endişeye dönüştürdü. O develerin (Afganca'da, Araplar için söylenen küçültücü bir söz) ülkemizde istedikleri gibi cirit atmalarına izin vermiştik, onlarsa bizi büyük bir faciayla karşı karşıya bırakmıştı. Amerikalılar'ın intikam için bize saldıracağını biliyorduk.
Tehlikeyi fark edip karımı ve çocuklarımı derhal Pakistan'a gönderdim. Yönetimin tamamı sapır sapır dökülmeye başlamıştı. Taliban'ın, ABD bombaları altında böyle hızla ve acımasızca çökebileceğini hiç düşünmemiştim. Herkes canını ve ailesini kurtarma derdine düştü. Bombardımanlar başladığında her zaman giydiğim beyaz molla giysimi çıkardım, onun yerine eski kahverengi bir şalvar kamez (şalvar ve uzun tunikten oluşan kıyafetler) giydim ve doğru Pakistan'ın yolunu tuttum. Dağları yürüyerek geçtim, geçerken bir zirvede durdum ve bağırdım: "Allah seni korusun Afganistan. İslami rejimimizle yönetilen sana asla geri dönmeyeceğim."
Ahunzade: Bombardıman başladığında ben, Mezar-ı Şerif yakınlarındaki sınır boyunda mevzilenen 400 kadar savaşçının komutanıydım. Bombalar, bir biçerdöverin buğdayları biçtiği gibi insanlarımızı boydan boya kesiyordu. Bedenler paramparçaydı. Bombaların yarattığı sarsıntıyla afallayan savaşçıların kulak ve burunlarından kan akıyordu. Ölülerimizi gömemedik bile. Takviye birliklerimiz daha siperlerindeyken öldü.
Teslim olmak ağır geldiği için o kargaşa içinde birkaç adamımla geri çekildim. Her şey aleyhimize işliyordu. Kabil'in güneyinden Salang Tüneli'ne giden otoyol kesilmişti. Diz boyu karda dört gün aç, susuz yürüdük. Çocuklar tepelerden bize ateş ediyor, vahşi hayvanlarmışız gibi avlıyorlardı bizi.
Beşinci gün neredeyse yürüyemeyecek haldeydim. Silahımı saklayıp bir köye girdim. Yolumu kaybettiğimi söyleyerek köylülerden yiyecek istedim. Karnımı doyurdular ama silah arkadaşlarımla bağlantımı kaybetmiştim. Yürümeye devam ettim, ta ki bir minibüse rastlayıncaya dek. Silahımı sürücüye doğrultup onu durmaya zorladım. Aracın içi Taliban militanlarıyla doluydu. Yer olmadığını söylediler. Beni almadıkları takdirde tekerleklerine ateş edeceğimi söyleyip onları tehdit ettim. Aracın zeminine yatmak zorunda kaldım, üzerime basıyorlardı. Hiç rahat olmasa da günlerdir ilk defa ısınmıştım.
Bir grup yerli milis ertesi sabah bizi Kabil-Kandahar otoyolundaki bir kontrol noktasında yakaladı. Yarı ölü gibiydik zaten. Ağzımız kupkuru ve çatlamıştı. Dudaklarımız kanıyordu. Kıyamet Günü gibiydi. O berbat hapishanelerinde bir ay kaldım, Ramazan Bayramı'ndan hemen sonra beni bıraktılar. Kalan son gücümle zar zor Peşaver'e ulaştım. İslam Emirliğimiz, direnişimizin 40. günü dolmadan çökmüştü. Bunu kabul etmem mümkün değildi. Allah, İslam için döktüğümüz onca kandan sonra yeniden ayağa kalkmamıza izin verecektir diye düşündüm.
Han: Mücahitler geri çekilmeye başladıktan sonra Araplar, Çeçenler ve Taliban; araba, kamyonet ve kamyonlardan oluşan konvoylar halinde Gazni'deki evimizin ve camimizin yanından geçip hızla Pakistan'a doğru yol alıyordu. Hemen üstlerine bomba yağdırıldı. Onlar da araçlarını terk edip yürümeye başladı; yara almış olanları bile. Bazı yaralı Taliban militanları ve aileleriyle birlikte olan Araplar babamın camisine sığındı. Diğer köylüler onlara yardım etmedi. Sadece babam ve ben onlara yiyecek verdik.
Yunus: Ben küçükken babam Ruslar'a karşı yürütülen cihatta mücahit bir komutandı. Güvenliğimiz için bizi Güney Veziristan'ın Vana şehrindeki bir Afgan sığınma kampına yollamıştı. Babam, Taliban'ın zaferinden sonra (1996'da) Kabil'de bir bakanlıkta memur oldu. Tatillerde Vana'dan gider onu ziyaret ederdim. İslami emirliğin çöküşü kâbus gibiydi.
Yaralı, sakat ve yenilmiş Taliban militanlarının yanlarında Araplar, Çeçenler ve Özbekler'le birlikte dağınık bir şekilde Vana ve civar köylere girişlerini izledim. Her sabah okula giderken sağda solda evsiz dilenciler gibi boş boş dolaştıklarını görebiliyordum. Yavaş yavaş aşiretten insanlar onlara yardım etmeye, yiyecek vermeye başladı. Hatta bazıları onları evlerine kabul etti. Bir zamanların o gururlu cihatçıları, insanların yardımseverliği sayesinde hayatta kaldı.
Araplar, Taliban'ın ayakta kalıp savaşmaması karşısında hayal kırıklığına uğradılar. Bana ölümüne savaşmak istediklerini söylediler. Araplar kesinlikle Afganlar kadar tükenmiş değildi. Bu da anlaşılabilir bir şey. Araplar bir savaş kaybettiklerini düşündüler. Fakat Afganlar daha büyük bir yıkıma uğradılar: Ülkelerini kaybetmişlerdi.
Masihuttin: Taliban düştüğü sırada Nuristan'da medrese öğrencisiydim. Tüm Taliban subayları ve milisleri kaçtığı için ben de öğrenimime Pakistan'da devam etmeye karar verdim.
(Dönemin Pakistan Devlet Başkanı Pervez) Müşerref, Pakistan medreselerine (2002'de) -yabancı öğrencilerin kabul edilmemesi de dâhil- yeni kurallar getirmişti. Ben de öğrenimime devam etmek ve durumun iyileşmesini beklemek için (Peşaver yakınlarında) ücra bir köydeki camiye gittim. Küçük bir odada birlikte öğrenim gören ve yatıp uyuyan 10 öğrenciydik. İnsanların bize yiyecek getirecek durumu yoktu, o yüzden pek çok gece aç uyuyorduk. Genelde hiç elektriğimiz olmuyordu. Vantilatörsüz ders çalışmak, hatta uyumak çok zordu. Bunlar yetmiyormuş gibi Peşaver polisi sık sık bizi taciz ediyor, tutukluyordu. Neyse ki bizi içeride çok fazla tutmuyorlardı, sanırım sadece gözdağı vermek istiyorlardı bize. Kaçmış olan Taliban'ın hayatta kalması için dua etmeye başlamıştık. Artık zafer için dua etmeye gerek kalmamıştı, zira bu çeşit bir geri dönüş hayal bile edilemez görünüyordu.
Hakkani: Babam, erkek kardeşim ve ailem Mansehra'daydı (pek çok Afgan sığınma kampına ev sahipliği yapan Pakistan'ın kuzeybatısında bir kasaba). Fakat onların yanına taşınmamın pek akıllıca olmadığını düşündüm. Pek çok kişi kim olduğumu biliyor, bazıları da Taliban'ı pek sevmiyordu. Oraya gitmek yerine yakınlardaki bir camide kalacak yer buldum. Gece yarısından sonra gizlice gider çocuklarımı görürdüm, hırsız gibi. Bir gece görmeye gittiğimde kızım bana Kabil'deki evimizi, neden artık arabamız olmadığını sordu. Sığınma kampında havanın çok sıcak olmasından şikâyet ediyordu, Kabil'in serinliğine geri dönmek istiyordu. Ona cevap veremedim. Fakat sanırım gözlerimden ne kadar üzgün olduğumu anlayabiliyordu. Harap bitap düşmüş; sinirli, kaygılı ve neredeyse paniğe kapılmıştım.
Ahunzade: Bir zamanların gururlu Taliban mollaları ve militanları tanınmamak için kıyafet değiştirdi. O sıralar kimse bir Taliban üyesi olarak tespit edilmek istemiyordu. Komutanken bana saygı duyan arkadaşlarım, akrabalarım bana arkalarını döndü. Ne param ne de işim vardı. Ailemi Afganistan'dan uzak bir yere, Pencap'ta bir köye götürdüm. Orada gündelik işçilik yapacaktım, ama başaramadım. Orada konuşulan dili bilmiyordum ve kimse bana iş vermiyordu. Ben de Peşaver'e dönerek pazarda, kolumda sepetle sebze satmaya başladım. Üç beş kuruş kazanmaya başladım. Fakat Taliban'ın çöküşünü, adamlarımın ölümünü bir türlü kabullenemiyordum. Karım gece uykumda ağladığımı söylüyordu. Bir doktora gittim, bana bazı ilaçlar verdi. Dikkatim o kadar dağınıktı ki müşteri benden patates istediğinde ona domates verebiliyordum.
İkinci bölüm
Yeniden doğuş
'Taliban'ın sonu benim cihat kariyerimin başlangıcı oldu.'
- Molla Ağa Muhammed
Han: Babam gibi diğer mollaların da morali bozuktu. Taliban rejiminde çok nüfuzlu insanlardı fakat çöküşten sonra onlara daha az önem verilmeye başladı. Babam o kadar üzüldü ki, felç geçirdi. 2002'nin sonunda Afgan polisi camimize baskın yaptı. Babamı yaka paça köylülerin önüne getirip Taliban üyesi olmakla suçladılar; Taliban silahlarının nerede saklandığını söylemesini istediler. Hakaretler savurup sonra da onu hapse attılar. O sırada 70 yaşındaydı. Camimize sürekli gelenler polise gidip şikâyette bulundu. Birkaç ay önce babama sırtını dönenler şimdi onu destekliyordu. Polisin camiye ayakkabılarla girmesinin ve ihtiyar, sakat bir imamı tutuklamasının büyük bir rezalet olduğunu söylediler. 2003'ün başlarında da öldü babam.
Çocuktum ama polis beni de tutukladı. Birinde evden, bir kez de camiden alıp götürdüler; sorguya çektiler. "Taliban nerede", "Silahlar nerede saklı" gibi aptalca sorular sordular. Ailem kefaretimi ödemek için motosikletimizi sattı. Polis, öğretmen olan erkek kardeşimi de tutukladı. Hatta polis bizim mahalleden 90 yaşında bir mollayı bile tutuklayarak şerefini beş paralık etti ve tartakladı. İnsanların tutumu değişiyordu; camilere ve mollalara karşı saygısızlık eden polise ve yerel memurlara kızmaya başlamışlardı.
Yunus: İlk başlarda Afganlar'ın tekrardan silaha sarılmaktan bahsettiklerini duymadım. Fakat Araplar bundan bahsediyor, Afganlar ve yerel aşiretleri pes etmeme konusunda teşvik ediyordu. İlk bir yıl ve devamında pek bir gelişme olmadı, ta ki Araplar bazı eğitim kampları oluşturmaya başlayana kadar. Varlığını duyduğum ilk kamp Vana yakınlarındaki Şin Varsak köyündeydi. Okul dışında kalan zamanlarımda orayı ziyaret etmeye karar verdim. Gerçekten etkilenmiştim. Aslında birden çok kamp vardı. Birini Araplar, diğerini de Çeçen ve Özbekler yönetiyordu.
Medresede aldığım eğitim sayesinde Arapça konuşabiliyordum; Mısırlı, Suudi, Libyalı, Yemenli arkadaşlar edinmiştim. Nek Muhammed Vezir (2004 Haziran'ında bir Predator saldırısında öldürülen Taliban yanlısı Pakistanlı bir aşiret reisi) Araplar'a eğitimde kullanmak üzere yer verdi, silah ve başka teçhizatlara erişim imkânı sağladı. Alenen ana yollarda, kasabalarda, köylerde dolaşmaya başladılar. Güvenlikle ilgili bir kaygıları yoktu. Okulu bırakıp direnişe katılmayı seçtim.
Muhammed: Taliban'ın sonu benim cihat kariyerimin başlangıcı oldu. Babam 1994'te öldü, annem ve kardeşlerimin bakımı bana kaldı. Dolayısıyla Molla Ömer'in hareketine katılacak vaktim olmadı. Yıllarca cihada katılamadığım için ağır bir vicdan azabı duydum. Taliban'ın 2001 sonlarında çöküşünden sonra, imamı olduğum Peşaver'deki camiye pek çok yaralı ve travmaya uğramış mücahit gelmeye başladı. Camiye gelen inananların bazıları bana açıkça neden o adamlar gibi cihada katılmadığımı soruyordu.
Mücadeleye katılmayışımı telafi etmeliydim. Mücahit hareketinin hâlâ aktif olup olmadığını soruşturmaya başladım, ama kimse bana doğru bir cevap veremiyordu. Sonra bir gün, şu anda Afganistan'da hapis yatan, direnişe katılmış Azizullah adlı genç bir Afgan'dan söz edildiğini duydum. Evine gittim ve şayet varsa Amerikalılar'a karşı direnişe destek olmak istediğimi söyledim. Bana fakir ve cihatla hiçbir ilgisi olmayan bir adam olduğu yalanını söyledi. Sonra bir gün onu camiye girerken gördüm. Peşine takıldım. Hâlâ tereddütlü olsa da nihayet yardımcı olabileceğini söyledi. Bana Veziristan'daki bir askeri kampın adresini ve bir de tavsiye mektubu verdi.
Hakkani: 2003'ün başlarında ailemle, Peşaver yakınlarında kiralık bir eve taşındık. 2001'den beri ilk kez kendi evimde yaşamaya başlamıştım. Beyaz dini kıyafetimi yeniden giydim. Ve aniden Taliban'ın Savunma Bakanı Molla Ubadullah beni görmeye geldi. Çöküşümüzden sonra gördüğüm ilk kıdemli Taliban lideriydi. Pakistan'ı dolaşarak dağılmış birliklerimizi toparlamaya çalışıyordu. Taliban lider kadrosunun yarısı yeniden birbiriyle temasa geçtiğini söyledi. Amerikalılar'ı kovmak için bir direniş hareketi başlatmaya kararlılardı. Bunun mümkün olabileceğini düşünmüyordum, fakat yine de bir yardımım olabileceği konusunda beni ikna etti.
İki hafta sonra gidip onu bulmamı istedi ve bana bir adres verdi. Oradaki toplantıda bulunan insanların sayısı ve rütbeleri karşısında hayrete düştüm. Eski kıdemli bakanlar ve askeri komutanların hepsi orada yan yana oturmuş, Amerikalılar'a karşı direnişi başlatmak için sabırsızlanıyorlardı. Ubadullah bana şöyle dedi: "Sana bakan yardımcısı veya bürokrat olarak ihtiyacımız yok. Senden olabildiğince çok sayıda mücahit toplayıp savaş alanına getirmeni istiyoruz."
Ahunzade: Bir gün adamın biri -yıllarca Kuzey Afganistan'daki cihadımız için çalışmış bir molla- sebze almaya geldi. Birbirimizi tanıdık. Ne yapmak istediğimi sordu: Patates satmaya devam etmek mi, cihada geri dönmek mi? Günde 2 bin rupi (33 dolar) kadar kazanıyordum -fena para değildi-, ama ben yine de mücadeleye katılmak istedim. Geceleyin Peşaver yakınlarında bir toplantıya gittik ve gözlerime inanamadım: (Kuzey cephesinden) Başkomutanım Molla Dadullah oradaydı! Benim olmak istediğim insandı; adı hepimiz için zaferle birdi. Sebze işine olan ilgim bir anda yok oldu gitti. Altı yedi ay sonra, (Kuzey Veziristan'da) Miran Şah'a çağrıldım. (Mayıs 2007'de öldürülecek olan) Dadullah oradaydı; (Aralık 2006'da öldürülecek olan) Aktar Muhammed Osmani de, savunma bakanımız Molla Ubadullah da (o da Mart 2007'de Pakistan birlikleri tarafından yakalanacaktı). Her komutanın eski askerlerini toparlaması ve Afganistan'a savaşa dönmek üzere hazırlaması kararı alındı.
Ben de, beraber çarpıştığım birlikten hayatta kalanların yerleştiği Keta'ya gönderildim. Bir zamanlar komutam altında 400 savaşçı vardı. Keta'da 15'ini buldum. Beni ve topraklarımızı Amerikalı işgalcilerden kurtarmak üzere geri dönme fikrini kucakladılar. Kuzey Veziristan'da daha çok sayıda adamı orduya aldık, eğittik, donattık ve Afganistan'a dönmeye hazır hale getirdik.
Muhammed: Ailemi, küçük erkek kardeşime bırakıp Güney Veziristan'a gittim. Uzak bir dağ köyündeki bir molla Azizullah'ın tavsiye mektubuna baktı. Beni engebeli bir kırsaldan geçirerek; tepeler, kayalıklar, çalılar ve ağaçlar arasında gayet iyi gizlenmiş bir yere götürdü. Kontrol noktalarında nöbet tutan silahlı adamlar, bölge insanlarını bile oradan geçirmiyordu. Beni Suudi Arabistan, Yemen ve Mısır'dan yirmi - otuz kişilik Arap savaşçı grubu karşıladı, yanlarında birkaç Afgan ve Çeçen de vardı. Şüphecilerdi; beni de epey sıkı sorguladılar.
Sonra daha kıdemli bir Arap, beni uzun uzun sorguya çekti. Cevaplamamı istediği en önemli soru, Molla Ömer'in cihadında neden savaşmadığımdı. Birkaç saat sonra liderleri Ebu Habib (el Masri adlı kıdemli bir El Kaide askeri ve bomba yapımcısı; o da Temmuz 2008'deki bir Predator saldırısında öldürüldü). Bana dostça yaklaştı, diğerleri gibi değildi. Kerpiçten yapılmış bir kulübenin zemininde yan yana oturduk, bana neden mücadelelerine katılmak istediğimi, onlara nasıl bir katkı sağlayabileceğimi sordu.
Sadece birkaç seçilmiş Arap ve birkaç mücahitin, kamp yakınlarındaki bir dağa gitmeye izni vardı. Lider kadrosunun çoğu orada, Ebu Habib'in yanındaydı. Ebu Lait el Libi (Ocak 2008'de bir Predator saldırısında öldürülen gerilla savaşı uzmanı) ve Ebu Hamza Rabia (2005'in sonlarında bir Predator saldırısında öldürülen kıdemli bir El Kaide planlamacısı) gibi. Onların bile fazla yiyeceği ve parası yoktu. Kamptaki mücahitlerin bazen hayal kırıklığı yaşadığını düşündüm, çünkü yapacak pek bir şeyleri yoktu. Öte yandan Araplar yavaş yavaş bölge insanıyla daha dostane ilişkiler geliştirmeye başladı. Kısa sürede yerel aşiret mensupları, kampın belirli bölümlerine kabul edilmeye, yiyecek, malzeme ve para getirir oldu. Hatta bazıları bize AK-47'ler (bir kalaşnikof modeli) ve RPG'ler (roket ve bomba atar türü çok amaçlı bir silah) getirmeye başlamıştı.
Yunus: Bizim kampta Afganlar, Çeçenler, yerel aşiret milisleri ve 150 kadar Arap vardı. Arap eğitmenler bize, özellikle yakın mesafe çatışmalarında kalaşnikof kullanmayı, düşman hakkında istihbarat toplamayı, havan topu ve roketatarla atış yapmayı öğretti. Orası samimi bir yerdi; hepimiz kendimizi, yardım etmek, fedakârlıkta bulunmak konusunda sorumlu hissediyorduk. 2003'ün başlarıydı, çivi gibi bir soğuk vardı ve kampımız kapanmıştı. Fakat komutanım Mart'ta beni geri çağırdı. Nek Muhammed ile beraber, Afganistan'daki Amerikan askerlerine karşı ilk sınır ötesi saldırılardan birinin hazırlığında olduklarını söyledi. Nek Muhammed'in yardımına rağmen, eğitim görmüş yaklaşık 200 kadar mücahitten sadece 50'sine yetecek silahımız vardı. Fakat ellimiz -birkaç düzine Arap, benim gibi üç, dört Afgan ve birkaç Veziri ile Mesud aşireti mensubu- silahlı ve gitmeye hazırdık.
Muhammed: Öğrendiğim ilk şey ateş etmek, silah söküp takmak ve AK-47 bakımı yapmak oldu. Sonra tepelerde gece gündüz pusu kurma ve gerilla savaşı taktik çalışmaları yaptık. Araplar bize, nitrat gübresi ve dizel yakıt karışımı kullanarak IED (el yapımı patlayıcı) yapımını, plastik patlayıcıların paketlenip patlatıcılara bağlanmasını, cep telefonu ile çalışan uzaktan kumandalı patlayıcıların yapımını öğrettiler. Tüm bunları gözü kapalı yapmayı öğrendik. Böylece IED'leri karanlıkta bile güvenle yerleştirebiliyorduk.
Çok katı bir disiplin vardı. Kuralları çiğneyen öğrenciler fena halde dövülürdü. Her sabah gün doğmadan kalkıp beden eğitimi yapmak ve dağlarda koşmak zorundaydık. Acemiler acil bir durumda uyanık olmayı öğrensinler diye, gece herhangi bir saatte uyandırılırdı. Bugün Afgan Talibanı'nın yönettiği kamplarda bu tip bir disiplin göremiyorum.
İki aylık ağır bir eğitimin ardından mezun olduk. 200 kişiydik; 160 kadar yerel aşiret mensubu, birkaç Pencaplı ve benim gibi 40 kadar Afgan. 10 gruba bölündük. Her birinin başında komutan veya eğitmen olarak atanmış iki, üç Arap vardı. Sonra ayrıldık. Kimi gruplar Host ve Paktiya eyaletlerine, diğerleri de Gazni ve Kandahar'a gitti. Üç grubumuz sınırı geçerken Amerikalılar tarafından bombalandı. O zamanlar sınırlar çok tehlikeliydi. Hızla kaçmak ve gözden kaybolmak zorundaydık. Köylülerin bizi görmesini istemiyorduk. O zamanlar bize çok destek vermiyorlardı, peşimizde de casuslar vardı. Gün doğmadan dağ geçitlerine, kayalıklara, ağaçlık yerlere ulaşıp gizlenmek istiyorduk.
Üçüncü bölüm:
Taliban'ın yükselişi
'İlk birkaç saldırıdan sonra Allah önümüze para kanallarını açtı galiba.'
- Kari Yunus
Yunus: Bir Nisan gecesi (2003'te) beş kamyonet ve büyükçe bir kamyonla sınırı geçtik. Güvenliğimizi sağladıktan sonra araçları bizi beklemeleri için Pakistan tarafına gönderdik. Hedefimiz Paktika eyaletindeki Maşda'da, sınırın hemen ötesindeki ABD üssüydü. Gün doğarken saldırdık. Sanırım onları gerçekten şaşırttık. Onları 30 dakika kadar 122 mm.'lik roket ve havan topu yağmuruna tuttuk. Fakat kalaşnikoflarımızı kullanacak kadar yaklaşmadık. Biz oradan uzaklaşamadan Amerikan helikopterleri gelip tepemizde roket ve mermi yağdırdı. Dehşet içinde sürünerek kaçtım ölümden. O gürültünün, patlama seslerinin, toz dumanın ortasında, bizden altı kişinin ortadan ikiye bölünerek öldüğünü gördüm: İki Arap, üç aşiret mensubu ve bir Afgan.
Yine de tuhaf bir biçimde coşkuluydum. Dövüşerek, karşılarında durarak onlara kararlılığımızı göstermiştik. Geri döneceğimizi biliyorduk. Şehitlerimizin kaskatı ve kanlar içindeki bedenlerini Vana'ya kadar taşıdık. Cenazelerine katılan binlerce kişi, bu şehitlerin defnedilişine tanık oldukları için onur duyduklarını söylediler. İnsanlar çiçekler, kurdeleler, renkli kumaşlar, bayraklar getirip mezarlarını süsledi. Haber fısıltı gazetesiyle yayılınca birçok eski Taliban militanı bize katılmak üzere Vana'ya dönmeye başladı.
Hakkani: Bizi ziyaret etmeye başlayan Arap ve Iraklı mücahitler; ABD birliklerine karşı savaşılan Irak direnişi sırasında öğrendikleri en yeni IED teknolojilerini ve intihar bombacılığı taktiklerini bize aktardı. Amerikalılar'ın Irak işgalinin bizim üzerimizde çok olumlu bir etkisi oldu. İşgal, ABD'nin dikkatini Afganistan'dan uzaklaştırdı. 2004'e kadar, Sovyetler'e karşı kullandıklarımıza benzer geleneksel dövüş yöntemlerini -AK-47'ler, RPG'ler- kullanırken sonrasında yeni silahlar ve tekniklerle direnişimiz daha ölümcül hale geldi: Yol kenarı bombalamalarında daha büyük, daha iyi IED'ler kullanmaya, intihar saldırıları yapmaya başladık.
Han: 2004 ortalarında Taliban'ın yeniden Gazni'de faaliyete başladığına dair söylentiler duymaya başladık. Diğer kırsal kesimlerden arkadaşlarımız, akrabalarımız, geceleri köylerde motosikletli silahlı adamların görünmeye başladığını söylüyordu. Birkaç ay geçmeden onlara dair izleri her yerde görmeye başladık. İlk önce şabnamaları ("gece mektupları") gördük. Taliban dükkânlara, camilere ve diğer kamusal alanlara bıraktığı bu mektuplarda halkı (Afganistan Başkanı Hamit) Karzai ve Amerikalılar ile işbirliği yapmamaları konusunda uyarıyordu. Taliban 2005'in başından itibaren, polisleri, devlet memurlarını, casusları ve Amerikalılar'la çalışan kıdemlileri hedefleyen suikastlar düzenlemeye başladı.
Bir gece yarısı kapı çalındı. Dehşete düştük, polisin yine beni veya erkek kardeşimi tutuklamak üzere kapımıza dikildiğini sandık. Ama kapıda babamın eski öğrencilerinden biri vardı. Omzuna bir kalaşnikof asmıştı; Taliban'ın komutan yardımcılarındandı. Yanındaki iki Taliban militanında da AK'ler ve kemerlerine bir sürü el bombası diziliydi. O gece, devrilmelerinin ardından ilk defa Taliban ile karşılaşıyordum. Geceyi geçirmeleri için onları eve davet ettik. Ertesi sabah erkenden camiye gittik. Babamın eski öğrencisi, Karzai'nin ve imansızların peşinden gidip İslam'a ihanet etmekle suçladığı kişilerin isimlerini okudu yüksek sesle. Bu insanları, hükümet ya da Amerikalılar'la tüm temaslarını kesmeleri, onlarla yaptıkları tüm işlerden istifa etmeleri konusunda uyardı. Bir hafta sonra geri döneceğini söyleyerek sözünü bitirdi.
Muhammed: Sınırı geçen ilk grupları neredeyse tamamen Arap mücahitler finanse etti, örgütledi ve yönetti. Afgan Taliban'ı zayıf ve dağınıktı. Fakat durum yavaş yavaş değişmeye başladı. Köylüleri bezdiren Amerikan operasyonları, sivillerin ölümüne neden olan bombardımanlar ve Karzai'nin rüşvetçi memurları, köylülerin bize yaklaşmalarına neden oldu. Kısa bir zaman sonra düzenlediğimiz baskınlar sırasında fazla saklanmak zorunda kalmamaya başladık. İşimizi alenen yapıyorduk. Köylüler bizi görünce bize yeşil çay demler, yemek ikram ederdi. İşler tersine dönüyordu. Karzai'nin polisi ve memurları, mahkûm gibi çalıştıkları binalarda saklanmaya başlamıştı.
Yunus: Bu ilk birkaç saldırıdan sonra Allah önümüze para kanallarını açtı galiba. Bana paranın Arap Körfezi'nden aktığı söylendi. 2005'in ilk aylarında asıl cihadımız başlıyordu. Amerikalı ve Pakistanlılar, Celalettin Hakkani'nin erkek kardeşi ve diğer akrabalarını tutukladıktan sonra, aşiretinden savaşçılar yeniden bize katıldı. Oğlu Siracuttin'i direnişin önderliğine atadı. Bu gerçek bir dönüm noktasıydı. O zamana kadar Paktia, Paktika ve Host'taki köylüler, Taliban'ın devrildiğini, bittiğini düşünüyordu; Amerikalılar ve yerel savaş ağalarının kurduğu milislere katılıyor, aleyhimize muhbirlik ediyor, bize karşı çalışıyorlardı. Fakat Hakkani'nin adamlarının yardımıyla, Amerikalılar ve Karzai ile çalışan o Afganlar'ın bazılarını yakalamaya, yargılamaya ve kellelerini uçurmaya başladık. Korkuya kapılan aileleri ve akrabaları köyleri terk edip kasabalara, hatta Kabil'e göç etti. Kontrolü yavaş yavaş yeniden ele geçiriyorduk.
Han: Babamın eski öğrencisi söz verdiği gibi bir hafta sonra çıktı geldi. Ona katılmaya karar verdim. Hükümet ve Amerikalılar'la ilişkilerini devam ettiren insanların öldürülmesinde ona yardım ettim. Adam öldürmek istemesem de kendi İslami rejimimizi geri getirmeye ve Amerikalılar ve onlarla ittifak yapan hainlerden kurtulmaya da kararlıydım.
2005'in sonunda Taliban'ın Gazni'deki mevcudiyeti artıyordu. Benim gibi acemiler ve Pakistan'dan eve dönen bir sürü Taliban vardı. Çoğu eski ve paslı RPG'ler, roketler, mayınlar, bombalardan oluşan kargolar almaya başladık. Benim grubumun sadece üç RPG roketatarı ve bir havan top atarı vardı, herkese birkaç kez sıra geliyordu. Genelde yüzde 30 ihtimalle çalışan birkaç paslı Rus mayınımız vardı. Dolayısıyla konvoylara, inşaat çalışmalarına ve devlet dairelerine çok hızlı ve sınırlı ölçekte saldırılar düzenleyebiliyorduk. Başlarda pek başarılı olamasak da öğreniyorduk. Sadece havan topu atmak bile -hedefi vurmasa da- büyük olaydı: Herkese orada olduğumuzu ve saygıyı hak eden bir güç olduğumuzu hatırlatıyordu.
Amerikalılar ve onların Afgan müttefikleri masum insanları öldürerek, tutuklayarak hata üstüne hata yapıyordu. Gazni şehri yakınlarında Dayak vilayetine bağlı bir köy vardı. Yöre halkının Ruslar zamanından kalma komünist bir geçmişi nedeniyle bizi hiç desteklemediler. Fakat bir gün polis köylerini bastı, ihtiyarları tartakladı ve Taliban mensubu oldukları gerekçesiyle tutukladı. Ciddi miktarlarda rüşvetler ödedikten sonra serbest bırakıldılar. Bu olayın üzerine tüm köy biraraya gelip, komünist dönemde yapılan haksız uygulamalardan dolayı bizden özür dileyen bir mesaj gönderdi.
Ahunzade: Mücahitlerin gelip köyleri, zorba işgalcilerden kurtarışını anlatan pek meşhur Taliban şiirleri vardır. Ben şimdi o şiirleri yaşamaya başladım. Bedenim ve ruhum güçlendi, zihinsel sorunlarım kayboldu. Başarımız kulaktan kulağa yayıldıkça, yeni bir acemi grubu oluşturmaya başladım. Daha akıllı, daha hevesli gençlerden oluşuyordu, motivasyonları eski Taliban mensubu savaşçılarımdan daha güçlüydü. Ama hâlâ silah ve para eksiğimiz vardı. Ben de Molla Dadullah'a başvurdum. 2006 başlarında 30 kişilik bir grupla Helmand eyaletine gitmiş her birinin altında düzinelerce birlik olan 300 tane alt kademe komutanı örgütlemişti. Grubunda yüzlerce intihar bombacısı eğitmekteydi. Dönüşü, beş yıllık kuraklığın ardından yağmurun yağışı gibiydi.
Ona ihtiyaç duyduğumuz şeylerin bir listesini verdim. Daha listeyi okumadan gülümseyip dedi ki: "Ben hayatta olsam da olmasam da şunu unutma; direniş, hayal gücünün çok çok ötesinde bir boyuta ulaşacak. Geri dönüp tüm Afganistan'ı
kontrolümüz altına alacağız." Ertesi gün beni çağırıp bir not defterinden boş bir sayfa yırttı, üzerine bir şeyler yazıp bana uzattı. Notta git şu adamı gör, o sana yardım edecek, yazıyordu. Adamı Pakistan'a dönüp buldum. Dadullah'ın mektubunu öptü. Bu adam iki hafta sonra bana talep ettiğim tüm silahları ve malzemeyi bulup getirdi. Dadullah pek çok kişiye bu mektuplardan verdi.
Muhammed: Bir keresinde, Zabil eyaletindeki birliklerimize IED yapımı için gereken malzemelerden göndermiştik. Bir nedenden dolayı arasına uzaktan kumanda aletlerini koymayı unutmuşuz. Komutandan acil bir telefon aldım, benden eksik kalemleri acilen göndermemi istiyordu. Ben de uzaktan kumanda gereçlerini bir sürü bavulun içine, kitapların, giysilerin arasına sakladım. [Hiber sınır kapısındaki] Torham'da polis çantaları açmamı söyledi. İlk önce hemen oradan kaçmam gerek diye düşündüm. Ama nereye kaçabilirdim ki? Bavulları açmak için anahtarları arıyormuş gibi yapıp oyalandım. Uzun bir gümrük kuyruğu vardı. Sabrı taşan polis sonunda, "Amma oyalandın. Hadi defol git buradan," dedi.
Başka bir gece, Kabil'de bir oteldeydim, görevim uzaktan kumanda aletleri ve patlayıcıları kaçırmaktı. Afgan istihbaratı, otelde kalan tüm yolcuların üzerini arıyordu. Mücahit arkadaşım ile ben, uzaktan kumanda gereçlerinin bulunduğu çantaları tuvalete sakladık. Polis bavullarımızı, üstümüzü başımızı aradı. Ama nasıl olduysa banyoyu aramadı, belki Allah basiretlerini bağladı. O gereçleri bulmuş olsalardı, ömür boyu hapsi boylardım. Tüm bu teğet geçmeler inancımı ve cihada olan bağlılığımı güçlendirdi.
Hakkani: Uzun bir aradan sonra ilk defa 2007'de Afganistan'a döndüm. Güney yörelerinde dolaştım, Taliban birlikleriyle, ihtiyarlarla, köylülerle görüştüm ve yeni acemiler topladım. Molla Ömer bana sınırın iki yakasındaki köyleri kasabaları dolaşıp insanların desteğini, katkısını sağlama, cihada katılacak insan toplama görevi verdi. 2006-2009 arasında kişisel olarak yüzlerce yeni acemiyi direnişe katılmaya ikna ettim. [Ağustos ayında] 20 gün içinde sekiz Afgan eyaletini dolaştım. Karzai rejiminin halk arasında sevilmeyişinin bize muazzam yardımı oldu. 2005'te bazı Afganlar Karzai'nin olumlu bir değişim getireceğini düşünüyordu. Fakat şimdi Afganlar'ın çoğu geleceklerinin Taliban'da olduğuna inanıyor. Direniş gün be gün güçleniyor.
Dördüncü bölüm:
Sizde saat var bizde vakit
"Biz burada doğduk. Burada öleceğiz. Hiçbir yere gitmiyoruz."
- Molla Ağa Muhammed
Masihuttin: Dağın tepesindeki o üs (Barg-e Matal'daki) yok edilmeliydi. Oradaki Amerikalılar cep telefonu konuşmalarımızı, telsiz haberleşmelerimizi dinliyor; bölgedeki Afgan casuslardan istihbarat topluyordu. Biz de (geçen Haziran'da) çok ayrıntılı bir saldırı planı yapmaya başladık. Adamlarımızdan biri, Amerikalılar bulundukları yerden sadece taş bile atsa bu görevin bizim açımızdan çok zorlu olacağını söyledi, zira sarp bir dağın tepesinden bize saldıracaklardı. Herkes ona gülse de hepimiz söylediğinde belli bir hakikat payı olduğunu biliyorduk.
Kim gönüllü olmak ister diye sordum, herkes oldu. Her zamanki gibi yaralılarımız için eşekler ve sedyelerden oluşan bir sıhhiye ekibi kurduk. Tam silahları, mühimmatı, patlayıcıları ve haberleşme teçhizatını adamlarım arasında bölüştürmüştüm ki sağanak yağmur başladı. Amerikalılar'ın koca koca postalları ve dik kayalıklarda inip çıkabilecekleri dağ malzemeleri vardı. Bizim adamlarımızın çoğundaysa tırmanmaya hiç de elverişli olmayan deri sandaletler. O sandaletlerle kayalarda tırmanmak olanaksızdı. Böylece saldırıyı iki hafta erteledik.
Han: Amerikalılar'la savaşmak kolay değildir. 2007 yazında bir akşam komutanım Molla Nurla, evine düzenlenen bir Amerikan saldırısında öldürüldü. Başka Amerikalılar 12 komutanımızı öldürdü. Bu saldırıların hepsini gece yarısıyla gün doğumu arasında oldu. Sonradan Amerikalılar'ın cep telefonu görüşmelerimizi dinleyerek ve onları arayıp yerlerimizi bildiren casuslar sayesinde bizi bulduğunu fark ettik. Biz de cep telefonu şirketlerini akşam 6 ile sabah 7 arasında bütün haberleşmeyi durdurmaya zorladık. Hâlâ helikopterler ve bombardıman uçaklarından endişelensek de daha az gece saldırısına maruz kalıyoruz. Sanırım bir zamanlar topladıkları düzeyde istihbarat toplayamıyorlar artık. Daha az insan onlarla işbirliği yaparak bize ihanet etmeyi arzu ediyor.
Öte yandan bizim adamlarımız Amerikan üslerini günde 24 saat izliyor. Bize Amerikalılar'ın her hareketini bildiriyorlar. Eskiden onları yoldan geçerlerken bombalıyor, sonra ortadan kayboluyorduk. Şimdiyse bir IED patlattıktan hemen sonra AK ve RPG'lerle ateş açıyoruz. Şimdi elimizde tahrip gücü daha yüksek, çoğu alüminyum parçaları karıştırılmış amonyum nitrat bombaları olan IED'ler var. Gübre, patlayıcı, fitil, fünye ve uzaktan kumanda malzemelerini düzenli olarak tedarik ediyoruz. Hatta tam şu anda büyük bir sevkıyat yolda. Sanırım IED yapmakta Araplar'ın bize ilk öğrettiği zamandan daha iyi durumdayız.
Hakkani: Evet, Taliban komutanları yakalandı, öldürüldü. Ama bu bizi durdurmadı, durdurmayacak da. Bizim cihadımız, tek tek komutanlar ve savaşçılardan daha sağlam, daha derin köklere sahip. Ayrıca yabancılara, (Pakistan İstihbarat Teşkilatı) ISI'ya ya da El Kaide'ye bağımlı değiliz. Kişisel olarak, El Kaide'nin güçlü olduğuna dair tüm o lafların ABD propagandası olduğunu düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla El Kaide zayıf ve sayıca da azlar. Şimdi ülkenin büyük bir kısmını kontrol altında tuttuğumuza göre, bizimle çalışacak tüm yabancılara kesin kurallar koymalıyız. O develerin buralarda dizginsiz dolaşmasına izin veremeyiz artık.
Masihuttin: Cuma öğleden sonra, namazın ardından harekete geçtik. Gölgeler uzarken adamlarımızı usulca dağa gönderdik. Mücahitler ağır ağır, hiç durmaksızın tırmandı. Bizse tüm gece boyunca, ısınmak veya yemek pişirmek için ateş dahi yakmadan sessizce dağın sırtında bekledik. Amerikalılar'ın sürekli en ufak bir sesi bile dinlediğini artık biliyorduk.
Gün doğmadan hemen önce saldırı işaretini verdim. Çevre tepelerde mevzilenmiş havan topu ve roket ekiplerimizle üssü roket ve top yağmuruna tutarak başladık. Gün doğarken mücahitlerimiz neredeyse üssün dış duvarlarına ulaşmıştı. Bir grup Afgan askeri ve bir de muhtemelen bir ABD askeri vurduk. Savaşırken, videoya çeken ekibimiz de bizimle ilerliyordu. Havan toplarımız, roketlerimiz, RPG'lerimiz dış taraftaki savunma duvarının büyük kısmını yerle bir etti. İçeridekilere bağırdık, gelin teslim olun dedik. Kimse çıkmadı. Biz de üs duvarının bir tarafını ateşe verip diğer tarafına giderek beklemeye başladık. Duman, hepsi olmasa da üsteki askerlerin çoğunu dışarı çıkmak zorunda bıraktı. O saldırıda hiç kayıp vermedik.
Sonra Amerikan helikopterleri geldi. Roket atıyor, makineli tüfekle tarıyorlardı. Gün batımına kadar çarpıştık. O gün, çoğu helikopterlerden sağanak gibi yağan ateşten dolayı 12 Taliban'ı şehit verdik. Askeri gücümüzü Amerikalılar'ınkiyle karşılaştıramayız. Fakat kayaların arkasında, dağların içinde nasıl güvende kalabileceğimizi öğrendik. Tüm o ileri teknolojilerine rağmen onları geri çekilmeye zorlayarak üssü ele geçirdik. (Koalisyon güçleri o üssü üç gün sonra tekrar ele geçirdi, sonra yine terk etti. O çarpışmaya dair ABD'nin verdiği kronoloji bazı ayrıntılarda bu anlatılanlardan farklı.)
Yunus: Kısa süre önce, küçük erkek kardeşlerimden biri evlenirken annem bana sordu: "Oğlum peki sen ne zaman evleneceksin?" Ona, Taliban'ı Kabil'e geri getirdiğimiz ve İslami emirliği yeniden tesis ettiğimiz gün, evleneceğim gün olacak dedim. O gün şu an belki çok uzak ama bir gün mutlaka gelecek.
Han: Amerikalılar, dolarlarıyla Taliban'ı satın alıp cihattan vazgeçireceklerinden söz ediyor. Saçmalık. Bir sene önce nişanlandım, ama kızın babasına verecek 1.500 dolarlık başlık parasını ya da düğün için 500 doları toparlayamıyorum. Param olsaydı evliliğimi ertelemezdim. Seninle de kim evlenir mi diyorsunuz? Şaşıracaksınız ama burada insanlar kızlarını, düğünden bir hafta sonra öldürülme ihtimali olan bir Taliban mensubuna vermek konusunda endişe duymaz. Bilakis cihadın bir parçası olmaktan mutlu olurlar.
Taliban'ın içinde yer almak kolay değildir. Ateşten gömlek giymek gibidir. Ailenizi terk etmek, her an öldürülecekmiş gibi yaşamak zorundasınızdır. Amerikalılar sizi yakalayıp, Bagram ve Guantánamo'daki köpek kafeslerine tıkabilir. Yaralandığınızda acil tıbbi yardım beklemeyin. Beş kuruşunuz yoktur. Her şeye rağmen acemilere nasıl bir durumla karşı karşıya olduklarını anlattığımda yine de tereddüt etmeden bu ateşten gömleği giyiyorlar. Tüm bunlar bende, bu savaşı asla kaybetmeyeceğimiz konusunda bir güven uyandırıyor.
Muhammed: Zamanla ilgili bir endişemiz yok. Ne kadar sürerse sürsün, zafer kazanana kadar savaşmaya devam edeceğiz. ABD'nin silahları var, ama biz de bitip tükenmeyen bu uzun cihat için hazırlıklıyız. Burada doğduk. Burada öleceğiz. Hiçbir yere gitmiyoruz.
Masihuttin: Mücahitler güneyde Obama'nın yeni haçlı seferlerine karşı, stratejik geri çekilmeler ve temel ola-
rak IED'lerle düzenlenen saldırılarla önlem aldı. Biz Kunar ve Nuristan'daki mücahitlerse şanslıydık. O dağlar, ormanlar bizim koruyucularımız. Ağaçlar, kayalar bize her yerde barınak oluyor. Amerikalılar burada yanımıza dahi yaklaşamaz.
İki-üç yıl kadar önce bölgedeki ABD askerleri buraya tatile gelmiş gibi davranırdı. Birbirlerinin fotoğrafını, filmlerini çekerler; eğlence olsun diye dağda yürüyüşe çıkarlardı. Açık havada spor yaparlardı. O günler geçti artık. Şimdi günde 24 saat parmakları tetikte beklemek zorundalar.
Ahunzade: Bazen olan bitenler bana rüya gibi geliyor. Bu gözlerin şu anda gördüklerini eskiden görmüş olsam sakalım bembeyaz olurdu herhalde diye düşünürdüm. Fakat sakalım hâlâ siyah ve biz her gün güçleniyoruz.
Adı geçen kişiler
Mevlevi Muhammed Hakkani
40 yaşında. Taliban'ın eski bir bakan yardımcısı. ABD bombardımanı sırasında Kabil'den kaçtı. Pakistan'daki bir Afgan sığınma kampında bulunduğu sırada psikolojik sorunlar yaşadı. Şimdi sınırın iki tarafında faaliyet gösteren önemli bir propagandacı ve direnişe yeni asker kazandırma işini yürütüyor.
Mevlevi Abdul Rahman Ahunzade
40 yaşında. ABD bombardımanı başladığı sırada Kuzey Afganistan'da 400 kişilik bir Taliban birliğinin komutanıydı. Sonra kendini 2003'te Pakistan'da patates satarken buldu. Şimdi üç eyalette aktif olan 50 kişilik bir isyancı birliğinin komutanı.
Bari Han
27 yaşında. Taliban'ın çöküşünden hemen sonra felç geçirip ölen bir imamın oğlu. Şimdi Gazni eyaletinde 15 savaşçıdan oluşan bir birliğin komutanı.
Kari Yunus
27 yaşında. 2001'de bir medresede öğrenciydi. Şimdi isyancı güçlere silah, para ve haberleşme araçlarının sevkıyatıyla uğraşıyor.
Müftü Masihuttin
31 yaşında. 2001'de öğrenciyken yarı zamanlı yedek asker olarak görev yapıyordu. Şimdi Nuristan eyaletinde 200 kadar Taliban savaşçısından sorumlu.
Molla Ağa Muhammed
45 yaşında. 2001'de hem öğrenci hem de yarı zamanlı imamdı. Şimdi yeni isyancıların devşirilmesi işiyle uğraşıyor. Taliban'ın Zabil eyaletindeki yönetim konseyi üyesi.
sayı: 51



















