ABD'nin Los Angeles kentinde iki hafta önce 61'incisi düzenlenen ve televizyon Oscar'ları kabul edilen Emmy ödüllerinin gözdesi, Türkiye'de de çok ilgi gören Mad Men dizisiydi. Dizinin en iyi drama ödülünü almasıyla, müdavimleri de muradına ermiş oldu. Ancak bu yıl Türkiye'de Emmy'den yana muradına erenler sadece yabancı dizi müptelaları değildi. Geçen yıllara göre daha farklı bir kitlenin, Fethullah Gülen hareketinin de gözü kulağı Emmy ödüllerindeydi. Pennsylvania, New Jersey ve Delaware eyaletlerinde ABC, NBC, FOX gibi kanalların programlarının yarıştığı ve haber-belgesel alanında verilen "Orta Atlantik Bölgesi Emmy Ödülleri"nin üçünü Samanyolu Yayın Grubu'nun ABD'de İngilizce yayın yapan kanalı Ebru TV aldı. "Tarih ve Kültür Programları" kategorisinde Nasuhi Yurt ve Gökhan Nalçacı'nın hazırladığı "Amerika'daki Dünya: Tayvan", "Bilim ve Sağlık Programları"nda yine Nasuhi Yurt ve Muzaffer Tabanlı'nın hazırladığı "Madde ve Ötesi: Yapay Zekâ" adlı programlar, "Program Jeneriği" kategorisinde ise Ayhan Cebe bölgesel bazda ödüle layık görüldü. Tablo nereden bakılırsa bir cemaat açısından ilginç: Bir dönem "günah" diye Türkiye'de kapısından içeri televizyon sokulmayan Işık Evleri'nden (hareketin öğrenci evleri), ABD'de Emmy ödülüne varan bir dönüşüm.
İsmailağa'dan Menzil'e, Süleymancı-lar'dan İcmalciler'e Türkiye'de piyasa ekonomisiyle artık hayli içli dışlı denebilecek birçok tarikat, cemaat ve dini referanslı hareketin moderniteye bakışı ve din algısı bir etkileşim içerisinde değişiyor. En kapalıları bile -sosyolojik yapısına bağlı olarak- şirket tipi yapılanmalar haline geliyor. Mensuplarının aynı zamanda müşteriye dönüşmesinin ardından, "Müslüman her şeyin en güzeline layıktır" felsefesi "bir lokma bir hırka"yı tahtından etmiş görünüyor. Refah, eğitim ve toplumsal alanda özgürleşme (siyasi temsil), ekonomik ve teknolojik küreselleşmeyle baş gösteren yeni dünyevi haller (ve beklentiler), teknolojiden eğitime, kadın-erkek ilişkilerinden giyim kuşama, hatta ibadete kadar hayatın her alanına sirayet ediyor. En tepedeki "efendi"den en alttaki mensuba hiyerarşi görünürde değişmese de geleneksel cemaat ve tarikat yapıları esniyor. İçkiden lüks tüketime, aile hayatından eğitime geleneksel kalıplar sarsılıyor; 'günah' ve 'mübah' kavramları ve bunlara dair kimi fetvalar güncelleniyor. Eskiden cevaz verilmeyen kimi gündelik konulara, "zamane şartları" düşünülerek yeni yaklaşımlar getiriliyor.
"Bazı Amerikalı ve Avrupalılar Erdoğan Hükümeti'nin yükselişinden telaşa kapıldı fakat ben dindar gelenekselcilerin siyasi sistemde seslerini duyurabilmelerini iyi buluyorum. Türkiye'de uzun vadede ılımlı Tanrı anlayışı güçlenecek" diyor son aylarda dünyada epey tartışma koparan "Tanrının Evrimi" kitabının yazarı Robert Wright.
Yazar kitabında tüm dünyada yeni şartlara göre Tanrı algısının evrim geçirdiğini savunuyor. "Bence ekonomi ve politika çok önemli" diyor Wright. "Bir dinin mensupları kendilerini diğer bir dinin mensuplarıyla karşılıklı fayda sağlayan bir ilişki içinde gördüklerinde, -bu bir alışveriş yada siyasi bir ittifak olabilir- dinlerinde hoşgörü temeli bulurlar."
Bir başka tartışılan kitap "Modernleşen Müslümanlar"ın yazarı Doç. Hakan Yavuz'a göre de Türkiye, geleneksel Tanrı algısının moderniteye doğru evrimine şahit oluyor. "Refah seviyesi artan tarikat ve cemaat mensupları belki dinden kopmuyorlar ama kapitalist tüketim modeli ve modernite çerçevesinde yeni bir Tanrı ve din tanımı geliştiriyorlar" diyor Yavuz, "bu dünya sınav, öte dünya vaatti. Artık bu dünyayı da vaat eden, ulemanın değil modernitenin şekillendirdiği bir Tanrı algısı söz konusu." 1990'da Cerrahi tarikatını ele aldığı "Cerrahiler: Sosyal Değişme ve Tarikat" adlı doktora teziyle Türkiye'de akademik anlamda dinsel topluluklar üzerine yapılmış ilk çalışmalardan birine imza atan Yıldız Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölüm Başkanı Prof. Fulya Atacan da "Bir lokma bir hırka, parasızlıktan sığınılan bir felsefeydi. 1970'lerin, 1980'lerin dinini boşuna aramayın, bitti." diyor. Atacan'a göre, modernitenin getireceği değişimlere çok gönüllü olmayan tarikat ve cemaat önderleri bile mensuplarının profili hızla değiştiğinden doğabilecek çözülmeleri önlemek için bazı esneklikleri kabulleniyorlar. "Dönüşümün hızı toplumsal yapılarına göre değişse de öyle ya da böyle hepsi etkileniyor. Aksi için, çok izole yaşamaları lazım. Ama en kırsaldaki Menzil bile kapalı kalamıyor. Ekonomik sebeplerle Menzil'den göçenlerin çocukları şimdi Menzil'i değiştiriyor."
Ama bu grupların ekonomide -ve siyasette- etkinliklerini arttırmaları yeni değil. 1983'ten sonra dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın serbest piyasa politikalarına gitmek gerek. O döneme kadar yoğunlukla iştigal ettikleri alan "irşat (doğru yolu gösterme)" maksadıyla dergi ve kitap yayıncılığıydı. Ancak tüccar bir peygamberin (Hz. Muhammed) 'ümmeti' olarak en iyi bildiklerini düşündükleri işi yani ticareti artık 'ötekiler'e bırakmamaya karar verdiler. Bu, o güne kadar düşman belledikleri kapitalizm, Batı ve modernite ile dirsek temasını gerektiriyordu. Riskliydi ama büyümenin formülü de belliydi: Para. Dini holdingleşme yolunda ilk büyük adımlar İskenderpaşa tarikatından geldi.
Özal'ın da bağlı olduğu İskenderpaşa, 1990'larda inşaat sektöründen hastaneciliğe kadar her alana el attı. Ancak cemaat kapitalizmin içine girdikçe, kapitalizm de cemaatin hücrelerine işledi. Liderleri Esad Coşan'ın, 28 Şubat 1997'de Refah-Yol Hükümeti'ni deviren post-modern darbenin ardından Avustralya'ya gitmesi ve 1998'de vefat ettiğinde yerine oğlu Nurettin Çoşan'ın geçmesiyle cemaat ilişkileri de sarsılmaya başladı. Tarikat birçok mensubunu başka gruplara -özellikle de Gülen hareketine- kaptırdı. Nurettin Coşan halen Avustralya'da yaşıyor ve İskenderpaşa neredeyse 'bitti' denecek kadar eski gücünden uzak. Bugün ise hemen bütün tarikat ve cemaatler -özellikle 2002'den beri devam eden AK Parti iktidarının atmosferiyle- ticaret alanlarını genişletmiş durumdalar.
Uzun zaman günah kabul edildikten sonra ilk cevaz verilenlerden olan televizyon, dini grupların mensuplarının müşterileşmesinde ve modernite ile tanışmasında önemli sembollerden biri oldu. Başlarda sakıncalı kabul edilen ve meskenlerden uzak tutulan televizyon, bir süre sonra hem nicel hem de sermaye olarak genişlemeye başlayan gruplar için ihtiyaç haline geldi. Camilerde sınırlı kitlelere verilen vaazlar yetmedi. Zira liderlerin mesajlarının Türkiye'nin dört bir yanındaki takipçilerine ve geniş kitlere ulaşması gerekiyordu. Böylece dini referanslı hareketler, tarikat ve cemaatler kendi televizyon ve radyo kanallarını kurmak için birbirleriyle yarışır oldular. Televizyona yasaklı mensuplar, bir anda televizyon satın alması gereken müşteriler konumuna dönüştüler. "Alet değil, ne amaçla kullandığın önemlidir" denerek televizyona cevaz verildi. Batı'nın ilmi alınacak, kültürü alınmayacaktı. Ama ne evlerin içindeki televizyonun kontrolü o kadar kolaydı, ne de televizyonu doğduğu toprakların kültüründen tamamen ayrı tutmak.
Refah seviyesi artıkça, bu grupların mensuplarının gündelik hayata dair beklentileri, ihtiyaçları da arttı. Ancak yine de cemaatin parası dışarı gitmemeliydi. Kimileri, iğneden ipliğe her şeyin satıldığı -VCD, cep telefonu, bilgisayar, sağlık ve güzellik ürünleri, batmayan mayo, ev gereçleri, sağlık ve güzellik malzemeleri, oto aksesuar- kendi pazarlama şirketlerini kurdular. (Gülen hareketine yakın Dünya Pazarlama'da en çok satılan ürünler arasında Fitmax AB Rocket mekik aletinin de bulunması değişen ihtiyaçları özetliyor aslında.) Televizyonun ardından, bilgisayar da ilgi alanına girdi. Varlıklı dindar kesimde bugün iPhone'dan lüks mücevherlere, dünyaca ünlü markalardan 4X4 Jeep'lere her türlü lüks tüketim malını görmek sıradan. Bu, eleştirilere de maruz kalıyor ama ekonominin derinleşmesi ve toplumsal grupların açılarak diğerleriyle iletişime geçmesi bakımından aynı zamanda pek çok ülkede aranan bir durum.
Türkiye'de bir lokma bir hırka felsefesini en iyi bilen isimlerden biri Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul İnançer. (Aynı zamanda kamuoyunda Cerrahi tarikatının lideri olarak tanınıyor ama kendisi bunu kesin bir dille reddediyor ve "Cerrahilik yasal olarak 1925'te bitmiştir" diyor.) İnançer'e göre "bir lokma bir hırka" ahali tarafından yanlış anlaşılıyor. "İsteniyor ki 4X4'e sadece alnı secdeye gitmeyenler binsin. Müslümanlar cesaret edemiyorlardı zenginlik söylemine çünkü iktisadi hayattan silinmişlerdi. Ama artık okuyor, ticaret yapıyorlar" diyor İnançer. "Tarihte tasavvuf ehli arasında yoksul olan da var zengin olan da. Malı gönlüne koymadığın ve tasavvuf adabı içinde hareket ettiğin sürece Ferrari'ye binerek de derviş olunur." İnançer, tezine örnek olarak da Hz. Muhammed'in en iyi deveye binmesini örnek gösteriyor: "Bütün yarışları kazanan bir hayvandı, yani Efendi'miz o günün Ferrari'sine biniyordu. Allah haram olanları söylemiştir, onların dışında kimse haram tayin edemez."
Modernite ile giyim-kuşam, teknoloji, eğitim, kadın-erkek, aile ilişkileri ve ibadet gibi hassas konulardaki kimi kati yaklaşımlar bile yumuşatılıyor. Üstelik İsmailağa gibi en radikal bilinen yapılarda da. İsmailağa Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu'nun vekili kabul edilen Hasan Kılıç'ın oğlu Hüsnü Kılıç, tarikatta eskiden televizyon izlenmesine ve bazı mensupların televizyonlara konuk olmasına izin verilmezken artık bunlara izin verildiğini söylüyor. "Belki hâlâ her evde televizyon yoktur ama bilgisayarın girmediği ev yok gibi. Bu da değişimi iyice hızlandırıyor. Sekiz yıllık eğitim gibi yasal zorunluluklar kerhen de olsa tarikatın eğitime yaklaşımını değiştirmesine neden oldu" diyen Kılıç'a göre tarikat ve cemaatlerdeki tutum değişikliklerinde iktidarın da etkisi var. İktidarın, oy aldığı cemaat ve tarikatların bazı konularda taviz vermesini, aykırılıkların ve toplumun genelini rahatsız edecek uygulamaların fazla göz önünde olmamasını istediğini savunuyor Kılıç.
Dini grupları yakından izleyen bir başka isim sosyolog Müfit Yüksel, daha liberal yeni kuşaklarla birlikte tarikat ve cemaatlerde her bakımdan bir bireyselleşme ve ibadetten uzaklaşma yaşandığı görüşünde. "Eskiden cemaatlerin namaz kılmayan üyesi olmazdı ancak şimdilerde namaz kılmayan ve oruç tutmayan mensuplara hiçbir şey denmiyor" diyor. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı'ndan Doç. Mustafa Öztürk'e göreyse içki ve namaz gibi konulardaki esneklikte bireyin sosyal ve ekonomik sınıfı belirleyici oluyor. "Yani namaz kılmayan cemaat mensubu sıradan biriyse dışlanıyor, ama zenginse anlayışlı davranılıyor. Hatta cemaat o zengin kişiden faydalanıyorsa, ibadet etmemesini diğer cemaat üyelerine 'durumu onu gerektiriyor' gibi gerekçelerle açıklanmaya çalışılıyor" diyor Öztürk.
Modernite karşısında verilen sınav İslamcı kesimde de zaman zaman eleştirilere sebep oluyor. Öyle ki "İslam ve Modern Çağ" kitabının yazarı ilahiyatçı Ebubekir Sifil, bu konudaki eleştirisini kimi dini kanaat önderlerinin fetva verirken artık delilin kuvvetine bakmadığına, Kuran'a ve Allah'ın rızasına uygun olup olmadığını dikkate almadığına ve sadece çağdaş değer yargılarıyla çelişmemeyi düşündüklerine kadar vardırıyor: "Bu tavır farklılığının sebebi, günümüz dünyasına hakim seküler anlayışın, din ve ilim telakkimizi de etkisi altına almış olmasıdır."
Halen ABD'de yaşayan Fethullah Gülen'in, aile ilişkilerine dair geçen yıl takipçilerine verdiği bir mesaj, üzerinde durulmaya değer. Gülen'in bir dost sohbetindeki görüşlerini aktaran isim Zaman Gazetesi yazarı ilahiyatçı Ahmet Kurucan'dı. Sıkça ABD'ye Gülen'in yanına giden Kurucan, fıkıh konularında etkin, hareketin ideolojik yapısı ondan soruluyor. Kurucan'ın aktardığına göre sohbet şöyle gelişiyor. Gülen önce, "Sigara içmediği halde sigara içenlerle aynı atmosferi paylaşanlar onları mahkemeye vermeli. Eğer sigara içen baba ise, karısı, çocuğu hiç fark etmez, dava açabilmeliler" diyor. Odada bir sessizlik oluşuyor. "Çok radikal bir düşünce değil mi" diye soruyor Kurucan. Gülen'in yanıtı, "Başka radikal düşüncelerim de var o zaman" oluyor ve devam ediyor: "Koca dayağı yiyen kadınlar, eğer çocukları olmasa boşansınlar derdim. Kocanın karısını dövmesinin 'kuvvetli zayıfı her zaman ezer' zalim felsefesinden ne farkı var? Hatta kocası tarafından dövülen kadınlar judo, karate, tekvando kurslarına gitse. Kocası bir tokat vuruyorsa, o da iki tokatla karşılık verse."
Kadına dayak, yıllardır en çok tartışılan konulardan biri. Tartışma Nisa Suresi 34. ayet çevresinde şekilleniyor. Diyanet İşleri Başkanlığı mealinde ayet şöyle yer alıyor: "... (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün..." Bu ayet, yıllarca birçok din adamı tarafından kocanın eşine gerekirse darp edebileceğine cevaz olarak yorumlandı. Bir kesim de, bu ayetteki sözlerden dayağa cevaz çıkmayacağını savundu. Ancak bugüne kadar kimse Gülen kadar radikal bir çıkış yapmamıştı (ki çeşitli İslamcı çevrelerin "eskiden bugünkünden farklı düşünüyordu" eleştirilerine de hedef oldu). Gülen neden şimdi ve böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duymuştu? Açıklaması modernite çerçevesinde güncellenen bir fetva mıydı? "Hayır" diyor Gülen'e yakın isimlerden Hamdullah Öztürk, "o ayet çok istisnai bir durumu bildirir. Asla erkeğin kadını dövebileceğine dair izin ifade etmez. Bu eskiden de böyleydi, şimdi de böyle. Gülen'in açıklamasını kadınların haklarını koruması, onurlarını çiğnetmemesi hususunda bir ikaz ve aile bilincine çağrı olarak algıladım."
Yine de Gülen'in bu çıkışı, toplumun son yıllardaki dinamiklerinden çok da bağımsız sayılmaz. Nitekim Nevin Meriç'in, İstanbul müftülüğünde fetva uzmanı olarak görev yaptığı dönemde kendisine gelen sorulardan yola çıkarak hazırladığı "Modernleşme, Sekülerleşme ve Protestanlaşma Sürecinde Değişen Kentte Dini Hayat ve Fetva Soruları" kitabında, gelenekten modernliğe geçerken dini algılamada bireylerin değişimine dair ipuçları fazlasıyla gözleniyor. Örneğin her gün kocasından dayak yiyen bir kadın artık dayanacak gücü kalmadığını söyleyerek eşini dövmek için müftülükten fetva isteyebiliyor. Bir başka soru ise geleneğin dayattığı klasik bayram ile modernitenin dayattığı bayramda tatil kavramları arasında sıkışmışlığa ilişkin: "Bayramda yurtdışında olacağım. Kurbanımı arife günü kessem olur mu?" Ve diğer sorular: " Pantolon ile namaz kılınır mı?", "Kalıcı makyaj caiz mi?", "Eşim, güzellik salonuna git kendine bakım yaptır, dedi. Gidersem günah olur mu?", "Silikon taktırsam günah olur mu?"
Yavuz'a göre tarikat ve cemaatlerin yaşadığı bu dönüşüm, dinin farklı yorumlanması denecek kadar basit değil. Yavuz, İslam'ın iç dinamiklerinden uzaklaşılarak, geleneksel Tanrı algısının yerine daha hayatın içinde, gündelik ihtiyaçlara daha uygun bir Tanrı tanımı geliştirildiğini savunuyor. "Hıristiyanlıktaki Protestan reformuna benzer şekilde bizde de din laik epistemolojik temellere göre şekilleniyor" diyen Yavuz'a göre insan hakları söylemini baz alan bir din anlayışı gelişiyor. "Dikkat edin artık başörtülü kızlar 'dinimiz gereği örtünüyoruz' demiyorlar, 'bu benim vücudumu kullanma hakkım' diyorlar. 1970'lerde radikal söylemlere sahip olan Gülen de bugün dinden ziyade demokrasi ve insan hakları konularında yazıyor" diyor Yavuz. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Bölüm Başkanı Doç. Kürşat Demirci, bu dönüşümü Batı'da 20'inci yüzyılda İngiliz matematikçi ve filozof Alfred North Whitehead ile gelişen "süreç teolojisi"ne benzetiyor. Demirci'ye göre hiyerarşik toplumlarda Tanrı kavramı daha netti. İnsanla iletişimini aracılarla (Peygamberler, Mesihler ) sağlayan, bir takım ibadetlerle kendisini ulaşılabilen, değişimi de sınırlı tutan soğuk bir Tanrı anlayışı vardı. Ancak modern dünyadaki pek çok unsur hiyerarşik toplumları ve sınıf çatışmalarını ortadan kaldırınca, soğuk Tanrı tanımı da değişti. Yerini daha sıcak, daha kolay ulaşılan, hatta bunun için adeta ibadete bile gerek kalmayan bir Tanrı anlayışı aldı. "Süreç teolojisine göre Tanrı sınırlanmış bir varlık değil ve zaman içerisinde değişiyor, yeni anlamlar kazanıyor" diyor Demirci, "modern dünyanın Tanrı tanımı aslında antik çağların Tanrı anlayışına dönüyor. Kolay, aracısız, doğrudan temas... Yani neredeyse başa döndük. Ama 50-60 yıl içinde, modernitenin despotluğu yüzünden yine çok sert bir Tanrı anlayışı hakim olabilir."
Peki zamana göre Tanrı tanımı nasıl yapılabiliyor? Semavi kitaplar buna müsait mi? "Kutsal kitaplarda çok homojen bir Tanrı tasarımı keşfetmek zor. Yoruma çok açıktır ve yorum da dönemlere bağlı olduğuna göre insan isterse zamanına uygun bir Tanrı kavramı geliştirebilir. Tüm kutsal kitaplarda bunun argümanları var" diyor Demirci.
Moderniteye kapılarını açıp ayak uydurabilen dini gruplar daha uzun soluklu olsalar da, uzun vadede çözülme ve içlerinden yeni cemaatçiklerin çıkması ihtimal dahilinde. Belki de Yavuz'un dediği gibi, gidişat Tanrının daha az gündem olacağı bir Türkiye'ye doğru.
(Nevra Yaraç Laçinok'un katkılarıyla.)
İbadet
Süleymancılar'da Kuran okuma, dua etme ve namaz konusunda titizlik var ancak bu mensupların tutumlarına göre değişiyor. İsmailağa'da ibadet konusunda taviz yok. 1970'lerdeki gelenek sürdürülüyor, cemaatle ya da şeyhlerin ve imamların arkasında namaz kılmak çok önemseniyor. Namaz kılmayanlar yapı içinde ayıplanıyor. İskenderpaşa ibadet konusunda değişken. İçerdekilere ibadet konusunda esneklik gösterilmezken, yeni katılacaklara esnek davranılıyor. Şartlara göre ibadet tehir edilebiliyor. Gülen hareketinde namaz ve oruç konusunda hassasiyet gösteriliyor. Ancak mensupların ibadetlerine karışılmıyor. Tavsiye ve önerilerle ibadetin istikrar içinde yapılması sağlanmaya çalışılıyor.
Kadın-erkek ilişkileri
Gülen hareketi bu konuda en esnek gurup. Devlet kurum ve kuruluşlarında çalışan erkekler kadınlarla tokalaşırken, cemaatin kurum ve kuruluşlarında çalışanlar kadın ya da erkek olsun biraz daha mesafeli duruyorlar. Süleymancılar harem-selamlık durumlara dikkat ediyorlar, erkekleri sadece gerektiğinde kadın eli sıkıyor. Bu konuda en radikal grup ise İsmailağa. Kadınlarla erkekler asla aynı ortamlarda karışık oturmuyor, asla kadın eli sıkılmıyor. Menzil bu konuda belli bir hassasiyeti halen gösterirken, İskenderpaşa geçmişe oranla şimdilerde kadın-erkek ilişkilerinde esnek davranıyor.
Teknoloji
Teknolojiyi en iyi kullanan grup Gülen hareketi. Özellikle medya alanında (gazeteden televizyona, radyodan internet sitelerine) çok etkinler. Medyaya ilgileri sadece kurumsal bazda değil, bireysel olarak da mevcut. Süleymancılar da elektronik cihazlarla haşır neşirler. Hemen hepsinin evinde televizyon ve bilgisayar var. Haber ve belgesel programlarla akademik tartışmaların seyredilmesi cemaat mensuplarına öneriliyor ama prensip olarak müzik dinlenmiyor. Bu konuda Gülen hareketinden olduğu gibi bir cemaat politikasından bahsedilemez. Aylık bir dergi hariç, Süleymancılar medya alanında yoklar. Menzil, teknolojinin olası getirilerinin bir iki yıldır farkında. Bir televizyon kanalı kurma hazırlıkları sürüyor. Tıpkı Süleymancılar da olduğu gibi İsmailağa mensubu bireylerin teknolojiyle arası iyi, kurumsal politikalar içinse aynı şey söylenemez. İskenderpaşa için teknolojinin etinden sütünden faydalanıyor desek yeri. Zikre önem veren Cerrahiler ve Kadiriler ise teknolojiye çok fazla rağbet göstermiyorlar.
Giyim-kuşam
Gülen hareketinde kadınlar arasında çarşaf giyenler yok denecek kadar az. Daha çok pardösü ve başörtüsünü tercih ediyorlar. Gülen de başörtüsünü "teferruat" gördüğünü açıklamıştı. Eğitime engel olması halinde başörtüsünün çıkarılması kabul edilebilir bulunuyor. Süleymancılar da genellikle pardösü ve başörtüsü tercih ediyorlar ama çarşaf da garipsenmiyor. Kız çocuklarının üniversite için dahi olsa başlarını açmaları hoş karşılanmıyor. Sakal ve bıyık şartı yok. Ama bırakanlara da karışılmıyor. İsmailağa kadınlarda çarşaftan, erkekler de ise cübbe ve sarıktan şimdilik taviz vermek niyetinde değil. Menzil'de tesettür ısrarla tavsiye ediliyor. Ancak mensupların nasıl (çarşaf ya da pardösü) örtünecekleri konusunda bir standart yok. Menzil'in kadınları giyim kuşamda serbest olmalarına rağmen yine de kapalı giyinmeyi tercih ediyorlar. Erkekleri arasında cübbe giyip sarık takanlar olduğu gibi modern giyinenlerin sayısı da az değil. Kısa da olsa sakal bırakılması tasfiye ediliyor. İskenderpaşa kadınları kapalı olmalarına rağmen oldukça modern giyiniyor, tesettür modasını takip ediyorlar. Erkekler eskiden cübbe giyerken, tarikatın giderek zenginleşmesiyle artık pahalı takım elbiseler tercih ediliyor.
Eğitim
Süleymancılar için eğitim halen sadece din ve Kuran eğitimi anlamına geliyor ve bu konuda çok hassaslar. Hemen her ilde talebe yurtları bulunuyor. Bu yurtlarda kalan öğrenciler bir yandan devlet liselerinde örgün eğitimlerine devam ederlerken, cemaat içinde de Kuran-ı Kerim ve Arapça öğreniyorlar. Yurtiçindeki ve yurtdışındaki eğitim kurumları Gülen hareketinin adeta can damarı. Anaokulundan üniversiteye kadar eğitim kurumları var. Pek çok ildeki dershaneleri de cabası. Türkiye sınırları içinde ve dışında bine yakın okulları faaliyette. Sekiz yıllık zorunlu eğitim konusunda elinden pek bir şey gelmeyen İsmailağa ise lise ve üniversite eğitimini fazla önemsemiyor. Yurtlarında kalan öğrencilerin kariyer için lise ve üniversiteyi dışarıdan bitirmelerine ise engel olmuyorlar. Kızların (kerhen ilköğretimi saymazsak) okutulmasına halen karşılar. Kuran Kursları aracılığıyla ise dini eğitim veriyorlar. Menzil'in herhangi bir okulu yok. Bu anlamda mensupları serbest... Çocuklar genellikle devlet veya özel okullarda eğitim görüyor. İskenderpaşa, Özel AKSA Eğitim kurumları aracılığıyla cemaat mensuplarının çocuklarının eğitim almalarını sağlıyor. Ama geçmişte eğitime daha çok önem veriyorlardı. İmam Hatip Liseleri'nde okuyan çocukların hukuk ve siyasal fakültelerine yerleştirilmesi için büyük çaba sarf ettiler.
sayı:
50