Açılımın çerçevesi
Demokratik açılım projesi fikir olarak ortaya atıldığından bu yana kopartılan gürültüye bakılacak olursa, Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nin (AK) kurucu üyelerinden biri olduğuna inanmak kolay değil. Projenin bir 'devlet projesi' olduğuna ilişkin açıklama, ne ana muhalefet partisinin "hangi limana gideceğini bilmeden bu gemiye binmeyiz" cümlesinde ifadesini bulan tutumunu değiştirmesini, ne aşırı sağ uçtaki yerine aniden dönen diğer muhalefet partisinin durmadan yinelediği "bölücülük" senaryolarını bir tarafa bırakmasını sağlamaya yetti. Demokratik açılımın tahmin edilmesi güç olmayan çerçevesini bilmezden gelmekte ısrar eden bu iki parti, konuyla ilgili açıklamalarında, devletin ve kurumlarının da bu senaryolarda rol aldığını ima ederek, askeri adeta projeye karşı açıklama yapmaya çağırdı. Nihayet Genelkurmay Başkanı dayanamayıp, kendisini TSK'nin bu konudaki görüşlerini kamuoyuna açıklamak zorunda hissetti.
Siyasi konularda kamuoyuna açıklama yapmaması gereken bir kurumu bu konuda söz almaya zorlayan bu iki muhalefet partisi bununla da yetinmiyor ve Genelkurmay Başkanı'nın açıklamalarına "demokratik açılım projesine karşı olduğu" şeklinde yorum getiriyor. Hatta aşırı sağ uçtaki partiye mensup bir milletvekili çok daha ileri giderek, "bu açıklamanın demokratik açılımı bitirdiğini" memnuniyetle dile getiriyor. Açıklamanın, Türkiye'de askerin kırmızı çizgilerini siyasi iktidara karşı ortaya koyabildiği, dolayısıyla demokrasinin hiç bulunmadığı anlamına geldiğinin farkına bile varmıyor.
Kabul etmek gerekir ki 'demokratik açılım' projesinin ayrıntıları ortaya konmadan da, bu geminin en azından hangi limana gitmeyeceği Anayasa'nın 3. maddesi ortada dururken, apaçık belliydi. Buna karşın, Başbakan Erdoğan ulusa sesleniş programında "Türkiye'yi bölmeye", "üniter devlet yapısını ortadan kaldırmaya" yönelik hiçbir girişime izin verilmeyeceğinin altını kalın çizgilerle çizmek zorunda kaldı. Daha sonra özetle "en ağır şartlarda, binlerce şehit vermek pahasına yürütülen" terörle mücadelenin "sadece askerî tedbirlerle çözülebilecek bir mesele" olmadığını vurguladı ve sorunun özünde sosyal, ekonomik, kültürel, boyutları bulunan insani bir sorun, nihayet bir demokrasi sorunu olduğunu anımsattı.
Bu açıklamalardan, devletin 70'li yıllardan bu yana İngiltere, daha ileri tarihte de İspanya'da uygulanan terörle mücadelede demokrasiyi esas alan çağdaş yöntemlere nihayet yönelmek istediği anlaşılıyor. Bunu yapabilmek için, öncelikle tam demokratik bir anayasayla taçlanacak bir demokratikleşme sürecine gereksinim duyuluyor; çünkü Türkiye'nin demokrasi ve temel hak ve özgürlükler alanında eksikleri var. Bu sürece koşut olarak, üzerinde uzlaşılacak caydırıcı bir 'topluma yeniden kazandırma mevzuatı' ile terör örgütünün kesin silah bırakmasının sağlanması öngörülüyor. Ancak bu iki hedef arasında doğrudan bir bağ kurmamak, başka bir deyişle demokratikleşmeyi terörü sona erdirecek bir ödünler dizisi olarak görmemek gerekiyor. Öncelikli hedef, terör bitsin veya bitmesin, tam demokratik bir Türkiye'nin kurulması olarak belirlenmek durumunda.
Türkiye'nin tam demokratik bir hukuk devleti olması için, en azından geçen hafta bu köşede özetlenen 'kapsayıcı' nitelikteki 'anayasal vatandaşlık' ilkesini benimsemesi gerekiyor. Asgari demokratik ölçütü oluşturan bu ilke uyarınca, "herkesin hiçbir fark gözetmeden eşitliği"; etnik, dilsel, dinsel, cinsel farklılıklarının serbest olarak ifade edilmesi ve kullanılmasını gerektiriyor. Bu çerçevede, ana dilde eğitim ve öğretim dâhil, tek veya toplu olarak kullanılan tüm bireysel nitelikli hak ve özgürlüklerin hiçbir şekilde yasaklanmaması önem taşıyor.
Demokratik açılımın kırmızı çizgisini ise, Öcalan'ın bir süre önce dile getirmiş olduğu "Kürt ulusunun tanınması" oluşturuyor; çünkü böyle bir tanıma, kaçınılmaz olarak kendi kaderini belirleme hakkının da tanınması zorunluluğunu getiriyor. Sadece Anayasa'nın 3. maddesi değil, DTP tarafından beğenilen anayasası özerklikler sistemine dayanan İspanya bile, Bask ve Katalanları "ulus", kendisini de "uluslar ulusu" olarak tanımayı reddediyor. Birleşmiş Milletler uygulaması, Kosova istisnası dışında, sömürge altında olmayan halklara bu hakkın tanınmaması yönünde olduğuna göre, kırmızı çizginin bu noktadan geçmesini yadırgamamak gerekir. Evrensel demokrasi ölçütlerinin alt ve üst sınırlarını bu şekilde belirlediği bu açılımın hangi noktaya kadar gideceğini ise, en geniş toplumsal uzlaşının belirlemesi doğal değil mi?



















