Tanrı'ya programlan(ma)mış beyin
Son kontrollere göre ölümlülüğe dair fikirler zihinden atılamadı; Azrail düşüncelerimizde hâlâ sinsice gizleniyor. Beyin devrelerimiz, kaosta kural algılama huyundan da vazgeçmedi: Kızarmış ekmekte İsa'nın suretini görmek, rastlantısal olaylarda doğaüstü bir varlığın görünmez elini hayal etmek, mesela duaların "kabul olması" ve Washington Üniversitesi'nden Pascal Boyer'ın "fiziksel olarak var olmayan temsilciler" diye adlandırdığı şeyleri çağırmak gibi. Aynı sistemi, şeytanları ve melekleri hayal ederken kullandığımız gibi, geçmiş ve geleceğimizle ilgili "ya şöyle olsaydı" senaryolarını tahayyül etmek için de kullanıyoruz. Gerçi, bilim insanları çağlardır dinsel inancın neredeyse evrensel oluşunu, hem ölüm korkusunun hem de normal zihinsel işlevlerin bizi doğaüstü şeylere hazır hale getirmesiyle açıklıyor. (Elbette, insanlar ulu bir varlığın bu inancı beyinlerimize yerleştirdiğini düşünerek Tanrı'ya inanabilir ama bu, bilimsel sorgulamaya uygun değildir.) Güzel bir öyküyü berbat etmek için gerçeklerden iyisi yoktur.
Sinir bozucu yeni verilere geçmeden önce, beynin gerçekten de Tanrı'ya programlandığını öne süren merak uyandırıcı nörobiyolojik bulguları vurgulamakta fayda var. Doğada doğaüstünü, olağanda olağanüstünü görmemize neden olan düşünsel alışkanlıkların yanı sıra, beyin görüntülüme çalışmaları önceden inanç programı yüklenmiş olarak dünyaya geldiğimizi öne sürüyor. Örneğin beynin parietal lob adlı bölümü, bedenimizin fiziksel olarak nerede bittiğini ve dünyanın nerede başladığını belirliyor. Ancak, nörobilimci Andrew Newberg'in bulgularına göre bu sistem yoğun dua ya da meditasyonla kapatılabiliyor; böylelikle kozmos ya da Tanrı'yla birlik duygusu yaşanabiliyor.
Bir davranış ya da özellik beyinde programlanmışsa, değiştirilemez olduğuna dair bir inanış var. (Genetik tabanlı her şey içinbuna inanılıyor ama o miti başka bir güne bırakalım.) Bu durum, dinsellik hakkındaki en yeni verileri daha da büyüleyici kılıyor.
Özetle, 2008'deki Pew araştırmasına göre Amerikalı inançsızların sayısı 1990'dan bu yana iki katına çıktı ve hatta bazı gelişmiş demokrasilerde daha da arttı. Dikkat çekici olan inançtaki toplam düşüş değil (ki bu durum Vatikan'ın Avrupa'da Hıristiyanlığın gerilemesi için dövünmesine yol açtı), düşüşün karakteri. İnternette yayınlanan bilimsel dergi Evolutionary Psychology'de geçen ay yer alan bir makalede, Gregory Paul (intihar, kürtaj, erken gebelik, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve yoksulluğun da dâhil olduğu 25 ölçüte dayanarak hesaplanan) toplumsal işlev bozukluğunun en az görüldüğü ülkelerin aynı zamanda en seküler ülkeler olduğunu saptıyor. Portekiz ve ABD gibi işlev bozukluğunun en çok olduğu ülkeler, aynı zamanda, kişilerin kendi beyanlarına, kiliseye gitme oranlarına, dua etme alışkanlıkları ve benzer ölçütlere göre en dindar ülkelerdir.
Yeni bir ateistler kuşağının öne sürdüğü gibi, dinselliğin toplumsal işlev bozukluğuna yol açıp açmadığı sorusunu daha cesur ruhlara bırakacağım. Daha ilginç olan, Paul'ün belirttiği gibi, eğer toplumsal gelişme milyonlarca insanda dinsel inancı söndürebiliyorsa, o zaman, insan "dinselliğin ve doğaüstüne olan inancın beynin varsayılan biçimi olduğunu" sorgulamalı diyor Paul. Makalesinde yazdığı gibi, "Koşullar yeterince yumuşak olduğunda geniş kitlelerin ciddi tanrıcılığı (teizm) kolaylıkla terk etmesi, dinsel inanış ve eylemin normal olduğu ve insanın zihinsel durumuna derinden işlediği hipotezini çürütmektedir." Ona göre, din, beyinde önceden programlanmış bir şey olmaktan çok, işlev bozukluğunun yaşandığı bir toplumda stresle başa çıkmanın bir yoludur -halkların afyonu tezi.
Ne var ki, bu 'ya öyledir ya böyle' önermesi olmak zorunda değil. Beyin gerçekten de doğaüstü inanışlara önceden yatkın olabilir. Ancak bu yatkınlık, tümüyle gerçekleşmek için çevresel katkıya da gereksinim duyabilir. Tıpkı uzun zamandır doğuştan geldiği sanılan bazı hayvan davranışlarının açıklanmasında olduğu gibi. Örneğin, ördeklerin doğuştan -diyelim- bir kazın değil de annesinin çağrısını tercih edecek şekilde programlandığı sanılırdı. Ancak bu davranışın, yumurtadayken annelerinin, embriyonik kardeşlerinin ve kendi seslerini duyan ördeklere özgü olduğu, bu deneyimden mahrum kalanların "önceden programlanmış" davranışı göstermediği anlaşıldı. Benzerlik, balıkların doğuştan geometrik yön duygusuna sahip olmasıyla ilgili araştırmalarda da kendisini gösteriyor. Ancak, balıklar önce kendi bulundukları su haznesini keşfetmezlerse, yön duyguları kayboluyor. Bu durum, yön duygusunun doğuştan gelmediğini ama edinildiğini ortaya koyuyor. "Araştırmacılar bazen bazı şeylere önceden programlandığımızı söyler ancak eğer deneyin katmanlarını incelerseniz, ayrıntılar önem kazanır ve birden kanıtlar o kadar da kesin görünmemeye başlar" diyor Iowa Üniversitesi'nden psikolog John Spencer.
Bir davranışın doğuştan geldiği ve sinir hücrelerimize önceden programlandığına karar vermeden önce, bunun çevresel değişimlere direnip direnmediğine bakmalı.Eğer nörobilim bize bir şey öğrettiyse o da yaşadığımız hayatın, beyin devrelerimize erişip onu değiştirebileceği gerçeğidir.
(Begley, "Train Your Mind, Change Your Brain" adlı kitabın yazarı.)




















