Obama'nın iki doları
Buhranlı bir ekonomik dönem... Fakat ABD Başkanı Barack Obama'nın cebinde Türkiye'ye yatırım yapacağı iki doları olsaydı, bunun birini Türkiye'nin liberal bir demokrasi olarak güçlenmesine, diğerini de ülkenin Avrupa Birliği (AB) sürecine yatırmasını tavsiye ederdim; zira Avrupalı olmayan bir Türkiye kendisi ve Washington için muazzam bir mesele teşkil edecektir.
Washington'da kimse Türkiye'nin liberal bir demokrasi olarak güçlenmesi gerektiği konusunda şüphe duymuyor. Peki, ama bu süreç ne gerektirir? Obama'nın Türkiye'de liberal demokrasinin gelişimine somut katkıları ne olabilir? Türkiye zaten demokratik bir yönetime sahip. Parlamentodan seçilmiş hükümete, anayasal yargı sistemine dek işleyen bir demokrasinin tüm gereklilikleriyle birlikte, ülke 1946'da çok partili demokrasiye geçti. Demokrasinin üçayağı Türkiye'de mevcut. Ancak Obama Türkiye'de liberal demokrasinin gelişmesine, demokrasinin dördüncü kuvveti olan medyayı ve ona eşlik eden özgürlükleri destekleyerek yardımcı olabilir.
Türkiye ne zaman din ya da milliyetçilik üzerinden yükselen gerilimle ilgili politik bir çıkmaza girse, analistler Türk demokrasisinin yıkılacağına dair uyarılara başlar. Hâlbuki Türkiye güçlü bir medyaya ve ayrıca ifade, gösteri, dernek, sendika kurma ve basın özgürlüklerine sahip olduğu müddetçe, bu endişeler yersizdir. Türk demokrasisi, dördüncü kuvvetinin dengeleyici gücü ve gelişen sivil toplumunun da desteklediği güçler ayrılığı ilkesi sayesinde geçmişte sayısız krizi demokratik bir şekilde atlattı. Eğer Obama Türk demokrasisinin dördüncü kuvvetini korumasını desteklerse, Türkiye, hükümet ve muhalifleri arasındaki mevcut gerilimi ve gelecekteki fırtınaları da atlatır.
Özgür basının yok olması durumunda, Türk demokrasisi muhtemelen bir mizansene dönecektir. Bu bağlamda bir örnek de Türkiye'nin kuzey komşusu, Rusya'dır. Demokrasinin üçayağına sahip Rusya, Türkiye'nin aksine, özgür bir medyadan yoksun -ki bu da iki ülke arasındaki en büyük farkı oluşturuyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2002'de Türkiye'de iktidara geldiğinden beri, Türk basını daha kötü bir hal aldı. Hükümet bağımsız medyaya el koymak ve onu destekçilerine satmak için yasal açıkları kullandı. 2002'de AKP yanlısı işletmeler Türk medyasının yüzde 20'sinden azına sahipken; bugün hükümet yanlıları neredeyse yüzde 50'sine sahipler.
Hükümet yanlısı eğilimler sadece Türkiye'nin medya mülkiyetini değiştirmedi, basın özgürlüklerini de aşındırdı. Freedom House adlı araştırma kuruluşunun basın özgürlüğü raporlarına göre, Türkiye 2002'ye göre daha az özgür. Madem Türkiye AB yolunda ilerliyor, özgürlük endekslerinde durağanlığıyla değil, gösterdiği gelişmeyle yer almalıydı. Demek ki, bugün Türkiye'de bazı şeyler yolunda değil.
Bağımsız bir medya ve ona eşlik eden hürriyetler olmaksızın, Türkiye Rusya'ya benzeyecektir. AB ve Obama dahil kimse Avrupa'nın doğu sınırlarında iki Rusya istemez. Bu yüzden Obama siyasi sermayesinin bir kısmını Türkiye'nin özgür medyasına yatırmalıdır.
Obama siyasi sermayesinin bir kısmını da Türkiye'nin AB üyeliğine yatırmalıdır. Yıllardır Türk ordusu, mahkemeleri ve laik kuruluşlar, bazen cazip olmayan bir şekilde de olsa, hakem görevi görerek demokrasinin koruyucuları gibi davrandılar. Bugünse bu aktörler güçlerinin çok azına sahipler ve AB üyeliği Türkiye'de liberal demokrasinin en güçlü emniyet supabı halini aldı.
Ancak, Türkiye'nin AB'ye giriş süreci 2005'te üyelik müzakerelerinin başlamasından bu yana çıkmaza girdi. Görüşmeler öylesine durma noktasına geldi ki Türkiye'nin AB'ye kalkan meşhur treni, Sovyetler Birliği'ndeki Brejnev döneminde trenler hakkında anlatılan bir fıkrayı hatırlatıyor. Brejnev iktidarında, ülke raylarda takılan bir tren gibi durma noktasına geldiğinde, trenler hareket etmezken, insanlar "çuf çuf" diyerek tren ve ülkeleri hareket halindeymiş gibi yapıyorlarmış. İşte Türkiye'nin AB'ye giriş süreci de buna benziyor; kat edilen yol bir hiç ya da çok az olmasına rağmen, herkes sanki bir ilerleme ve hareket varmış gibi davranıyor. Türkler'in trenlerinin AB'ye doğru ilerlemediğini anlamaları ve inmeye karar vermeleri an meselesi.
Bu ABD ve Türkiye için felaket olur. Eğer Türkiye'nin AB'ye girme süreci 11 Eylül öncesinde geciktirilseydi, "Ne kötü" derdim. O dönemlerde Türkiye AB'nin dışında kalırken, Avrupalı ve Batılı olmaya devam edebilirdi. Ancak AB'nin sınırlarını Balkanlar üzerinden Kapıkule'ye yani Türkiye'nin Batı sınırına kaydırması ve El Kaide'nin "Müslüman dünya" ve Batı arasında bir savaş olduğu retoriğini yaymasıyla, Türkiye'nin geçmişte kendini konumlandırdığı Doğu ile Batı arasındaki gri saha yok oldu. Türkiye ya AB üyesi ve Batı'nın bir parçası olacak ya da El Kaide'nin deyişiyle "Müslüman dünya" içinde eriyecek. Bu durumun emareleri hâlihazırda mevcut özellikle de Batı'nın gözden düştüğünü ifade eden çoğu genç Türk varken.
Obama Türkiye'nin AB'ye giriş sürecine ve liberal demokrasisini güçlendirmesine, ülkenin Batılı kalması için yatırımda bulunmalıdır. Bu, Obama'nın cüzdanından sadece iki dolara mal olacaktır. Dönem ne kadar zorlu olursa olsun, bu Washington'un Türkiye'yi kaybetmesi için doğru zaman değil.
(Çağaptay, Washington Institute for Near East Policy'de üst düzey araştırmacı.)



















