Başka bir tercih mümkün

Sadece üniversiteler üzerinde siyaset yapılmıyor, üniversiteler de siyaset yapıyor. Seçiminizi yaparken bir kriter de bu olabilir.
Uğur Can

Üç üniversiteyi birbirine yaklaştıran ama belki de diğerlerinden uzaklaştıran gelişmeler 2005 Eylülü'nde yaşandı. Aslında, "İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi" başlıklı konferans, Sabancı ve Bilgi üniversitelerinin desteğiyle Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleşecekti. Kamuoyu baskısı, mahkeme kararları derken görev Bilgi Üniversitesi'ne düştü. Akademisyenler, bilim adamları, araştırmacıların katıldığı ve bazılarının "soykırım tezini" desteklediği bu konudaki Türkiye'nin ilk kapsamlı konferansı çürük yumurtalar ve "hainler" sesleri arasında gerçekleşti. Kısa süre sonra İstanbul Üniversitesi, Ermeni meselesinde Türkiye'nin tezlerini savunan bir konferans düzenleme kararı aldı. Bu konferans da 2006 Martı'nda gerçekleşti. Bilgi gibi bir vakıf üniversitesi olan, Bedrettin Dalan'ın kurduğu (Ergenekon soruşturması kapsamında evi ve işyeri arandı) Yeditepe Üniversitesi'nin bugünkü rektörü Prof. Ahmet Serpil, Bilgi Üniversitesi'nin bu yaklaşımını hatırlatıp "Peki onlara baktığınızda siz nerede duruyorsunuz" diye sorduğumda şu cevabı veriyor: "Asla onların durduğu yerde değil."

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı'ndan (SETA) Talip Küçükcan ve Bekir S. Gür tarafından hazırlanan "Türkiye'de Yükseköğretim / Karşılaştırmalı Bir Analiz" adlı yeni raporda, "Türkiye'de yükseköğretim tartışmalarının çoğunlukla siyasal ve ideolojik ayrışmaların ve iktidar kavgalarının yansıtıldığı bir çerçevede karşımıza çıktığı" söyleniyor. 12 Eylül 1980 öncesinde üniversitelerdeki siyasi kutuplaşmaları ve çatışmaları yaşayanlara sıradan ve naif gelebilir ama özellikle vakıf üniversitelerinin sayılarının artmaya başladığı 2000'lerden bu yana bu durum daha da belirginleşti. Bugün 38 (son kabul edilenlerle birlikte 45) vakıf, 94 devlet üniversitesinin bir kısmı yaptıkları çalışmalar, barındırdıkları öğretim üyeleri, sundukları vizyon, düzenledikleri konferanslar ya da yayınlarıyla yeni bir siyasi söyleme sahip ve birbirlerinden adeta ideolojik olarak ayrılıyorlar. Rektörlerin, YÖK yetkililerinin, eğitimcilerin hemfikir olduğu ve bazılarının olumlayıp bazılarının karşı çıktığı bu süreçteki ana ayrım çizgisini "resmi görüşe bağlı olanlar ve olmayanlar" şeklinde özetliyor Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden, üniversiteler üzerine çalışan Doç. Mustafa Şentop.

"Resmi görüşün içinde şunlar vardır" demek ve üniversiteleri bu kıstaslara göre ayırmak hakkaniyetli ve objektif olmayabilir. Ama bazı uygulamalar ve söylemler manzara hakkında ipuçları veriyor. Öncelikle üniversitelerin resmi sitelerinde bir tarama yaptım. 38 vakıf, 22 de devlet üniversitesinin öne çıkardıkları değerleri sıraladım. Üçte birinin vurguladığı Atatürk ilkeleri ve inkılâpları listenin başına yerleşiyor. Ardından çağdaşlık, bilimsellik ve evrensel değerler zikrediliyor. Cumhuriyet vurgusu beşinci sırada. Sekizi demokrasi, altısı laiklik, beşi etik değerlerden bahsediyor. Farklı inanç ve düşüncelere saygı, hoşgörü, özgürlük, çevreye duyarlılık ve eleştirel düşünceyi öne çıkaranlarsa tek tük. Tokat'taki Gaziosmanpaşa Üniversitesi'nde Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi olan, akademik özgürlükle ilgili makalesini "Teorik ve Pratik Boyutlarıyla İfade Hürriyeti" adlı kitapta yayımlayan Bekir Berat Özipek, "Özgürlüklerden, demokrasiden yana olması gereken üniversiteler maalesef bu konuda baştan beri kötü bir sınav vermişlerdir. Bu da tesadüfi bir durum değil, çünkü üniversite Türkiye'de zaten böyle bir şey olarak kuruldu" diyor. Ona göre 1863'te kurulan ve Osmanlı'nın ilk üniversitesi sayılan Darülfünun'un 1933'te ilga edilip yerine üniversite açılmasına karar verilmesi, adlandırıldığı gibi bir "reform" değildi. "Böylece üniversite resmi ideolojinin yeniden üretildiği bir kurum haline getirildi. Reform aslında bir tasfiyedir ve farklı düşünen insanlar üniversiteden atılmıştır" diyen Özipek bu olayın üniversiteler üzerinde ciddi bir psikolojik etki yarattığını ve o zamandan itibaren Türkiye'de üniversitelerin görevinin resmi ideolojiyi konsolide etmek olduğunu savunuyor. "1933'ten sonra 1947'de de oldu, 1960'ta da. 12 Eylül 1980'de zaten 1402'likler (üniversiteden atılan hocalar) var. 28 Şubat 1997'de Sophie'nin Dünyası kitabını üniversite kütüphanesine aldıran hoca hakkında Malatya Üniversitesi'nde soruşturma açıldı. Neden? Sophie, sofu, içinde din var, şeriatçı herhalde diye. Bunların hepsinin üniversite hafızasında yeri var. Bu nedenle öğretim üyeleri bugün hava biraz güneşli olsa bile buna aldanmamak gerekir diye düşünüyorlar. Özgürlükçü olanları bile Türkiye'nin geçirdiği o dönemleri unutabilmiş değil."

Yine de son dönemde bir kıpırdanmanın, siyasetle ilgilenmenin başladığını kabul ediyor Özipek ve bunu olumlu buluyor. Bize bunu gösteren bir işaret de yeni yapılan araştırmalar. 1990'dan bu yana The Open University (Açık Üniversite) yayınları arasından yüksek öğretim ve eğitim üzerine kitaplar yayımlayan İngiliz Prof. Ronald Barnett, 2003 tarihli "Her Türlü Aklın Ötesinde Üniversitede İdeoloji ile Yaşamak" adlı kitabında, araştırmanın da bir ideolojiye dönüşebileceğini söylüyor. Türkiye'de son aylarda sayıları giderek artan akademik araştırmalar (ki, Koç Üniversitesi'nin Ağustos ayında görevi bırakacak olan rektörü Prof. Attila Aşkar bunda gazete ve dergilerin ciddi araştırmalara daha çok yer vermesinin de etkili olduğunu düşünüyor) hem ayrışmaları hem de siyasallaşmayı gösterme bakımından önemli. Boğaziçi Üniversitesi'nden Bahçeşehir Üniversitesi'ne geçen siyaset bilimi profesörü Binnaz Toprak, önce İslami hassasiyeti yüksek kesimleri, ardından laiklik hassasiyeti yüksek kesimleri inceledi ve "Türkiye'de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler" araştırmasıyla ezberleri bozdu. Daha sonra yine Bahçeşehir Üniversitesi'nden siyaset bilimci Prof. Yılmaz Esmer, "Radikalizm ve Aşırıcılık" araştırmasıyla benzer bir konuya el attı. Üçüncü örnek, Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Çalışmaları Merkezi'nin desteğiyle Galatasaray Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Füsun Üstel ve Doç. Birol Caymaz'dan geldi. Metodu tartışılan bu araştırmada iyi eğitimli seçkinlerin "öteki" algısı üzerinde duruluyordu. Koç Üniversitesi'nden Doç. Murat Somer ise "Kendim İçin Demokrasi: Türkiye'de Dindar ve Laik Kanılar - Sosyal ve Siyasal Çoğulculuk" isimli araştırmasıyla Türk medyasındaki demokrasi ve çoğulculuk meselesine yeni bir boyut getirdi (Newsweek'in 33. sayısında kapaktı).

Üstelik, bu tür araştırmaların çoğalmasının önünde engeller de var. Tüm dünyaya bakıldığında, sosyal bilimlerde verilen ürünler pozitif bilimlerle kıyaslandığında son dönemde daha az artıyor. Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Aydın Uğur, bunu tıpkı Özipek gibi "12 Eylül'de çok sopa yemiş" sosyal bilimcilerin bu etkiden kurtulamamasına bağlıyor. "Üniversitenin görevi yeniyi söylemek. O zamana kadar milletin bilmediğini, duymadığını keşfetmek, formüle etmek. Yeni bir ilaç, yeni bir gen bulduğunda sevinir insanlar. Ama sosyal bilimlerde söyleyeceğin herhangi bir laf ahaliyi kızdırıyor. Toplumsal tabakaların kendi aralarındaki ilişkiye dair yeni bir açıklama getirdiğinde, menfaatlerine dokunduğu için bir kısım hemen heyheyleniyor. Bu kutuplaşma içinde o heyheylenmeler ürkütücü oluyor."

Bazı üniversiteler ya da rektörlerin siyasete ilişkin faaliyetlerinde aynı çizgide buluşmalarının nedeni tepkilerin ürkütücülüğü olabilir. Temmuz başında, Hakkâri Üniversitesi'nin kurucu rektörü Prof. İbrahim Belenli, Eylül ayında "Kürt kadını" konulu bir konferans düzenleyeceklerini, bu konferansta Kürtçe sunumlar ve simültane Kürtçe çeviri yapılacağını açıkladı. Aynı günlerde, Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Serdar Bedii Omay, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü kurmak için üç öğretim üyesini üniversite bünyesine aldıklarını belirtti. Bu tür faaliyetler, üniversiteleri yöneten kurum olan YÖK'teki farklı ve renkli bakış açılarını ortaya çıkarması bakımından da faydalı oluyor. Ankara'da görüştüğümüz YÖK Denetleme Kurulu Üyesi Prof. Muhittin Şimşek, "devletimizin bazı kırmızı çizgileri olduğunu" söyleyerek bu çizgilerin devlet politikası olarak belirlendiğini, bunun dışına çıkıldığında sıkıntı doğacağını söylüyor. "Ermeni konferansı öyle bir olaydı, bugün Kürt meselesi var, o da öyle bir olay." Ancak YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan, Artuklu Üniversitesi rektörü girişimleri hakkında brifing verdiğinde "Bu konuda YÖK olarak üzerimize düşen her şeyi yapmaya hazırız" demişti. Birkaç sayfa sonra yine Özcan'ın ağzından "kırmızı çizgilerimiz yok" açıklamasını okuyabilirsiniz.

SETA'dan Bekir Gür ve Talip Küçükcan da topu rektörlere atıyor. Gür, "üniversitelerde belli ideolojik gruplaşmalar olduğu gözlenmektedir" deyip rektör yetkileri geniş olduğu için, üniversitelerin dışa dönük görünüşlerinin daha çok rektörler tarafından şekillendirildiğini vurguluyor. Özellikle de vakıf üniversitelerini işaret ediyor. "Vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerine göre, daha çok gettocu bir görüntü sergiliyor." Küçükcan ise rektörlerin siyasi görüşleri ve ideolojik angajmanlarının yöneticiliğin gerektirdiği tarafsızlık ve adalet ilkelerinin ikinci plana atılmasına neden olabildiğini düşünüyor. "Rektörlerin ideolojik tercihlerinin zaman zaman bütün bir üniversiteyi zan altında bıraktığını söylemek mümkün. Söz konusu ideolojik duruşun, bazı üniversite rektörlerinin Cumhuriyet mitinglerine verdikleri desteklerde, Ergenekon yapılanmasına bulaştıkları iddialarında izlerini sürmek mümkün." (İstanbul Üniversitesi eski rektörü Prof. Kemal Alemdaroğlu ve Başkent Üniversitesi rektörü Mehmet Haberal Ergenekon davasında sanık). "Yüzde Yüz Başarı İçin Güçlü Eğitim" kitabının yazarı Abbas Güçlü ise tersine bütün bu gelişmeleri YÖK'ün içindeki dengenin bozulmasına ve kurulun tek kutuplu hale gelmesine bağlıyor. "Üniversiteler tamamen Ankara'nın güdümüne girdi. Şu an YÖK veya hükümetin inisiyatifinin dışında hiçbir üniversite çıkıp aykırı bir düşünce ortaya koyamaz. Eskiden hükümet farklı, Çankaya farklı, YÖK farklıydı. Şimdi Çankaya'da, iktidarın düşüncesinin dışına çıkıp başı ağrıdığında bir rektörün sığınabileceği bir cumhurbaşkanı yok."

Gür ve Küçükcan rektörlerle ilgili tespitlerinde haklı olabilir. Zira haftasonu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK üyeliğine seçilen Prof. Yunus Söylet de Temmuz başında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a fahri doktora verdiğinde "ideolojik davranmakla" eleştirilmişti. Aslında İstanbul Üniversitesi'nin yakın tarihi, üniversitelerdeki ayrışmayı göstermek bakımından çok ilginç veriler sunuyor.

3 Temmuz, Başbakan Erdoğan için hareketli bir gündü. Önce, Medeniyetler İttifakı çalışmalarından ve barışa yaptığı katkılardan dolayı İstanbul Üniversitesi'nden fahri doktorasını aldı. Ardından Maltepe Üniversitesi 9. dönem mezuniyet törenine katılarak aynı unvanın sahibi oldu. Gerçi Başbakan, İstanbul Üniversitesi'nde cübbesini giyerken Beyazıt Meydanı'nda 30 kişilik bir grup durumu protesto ediyordu ama bu tür protestolar dünyanın her yerinde yaşanabilir. Başbakan, dünyanın farklı yerlerinden çok sayıda fahri doktora unvanı aldığını, ancak İstanbul Üniversitesi'nden böyle bir unvan almanın kendisini duygulandırdığını, söylerken de son derece samimi olmalı. Zira çok değil bir yıl önce bu tören mümkün değildi.

Mesele bir Başbakan'ın fahri doktora alması değil. Öyle olsa, eski başbakan ve cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 65 üniversiteden bu unvanı almaz, hatta adına bir de üniversite açılmazdı (Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi). Öyle olsa, Başbakan Erdoğan, bir vakıf üniversitesi olan Fatih'ten 2008-09 akademik yılı açılışında ilk fahri doktorasını alırken ya da diğer vakıf üniversitesi Maltepe'de günün ikinci fahri doktorasını alırken de protestolar olurdu. Ama ne Fatih ve Maltepe İstanbul Üniversitesi, ne de İstanbul Üniversitesi eski İstanbul Üniversitesi. Bunu, protestocu grubun "Atatürk gençliği görev başına" diye bağırmasından da anlayabiliriz.
Başbakan Erdoğan'a fahri doktora verildiği gün "bir kalenin daha yıkıldığı" hissini uyandıran şey, İstanbul Üniversitesi'nin Kasım 2008'de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından rektörlüğe atanan, Başbakan'ın da aile doktoru olan Prof. Dr. Yunus Söylet'ten önceki tarihi. Üniversite, 1800'lerin ortalarında "laik" yüksekokulların başlangıcı olarak anılıyordu. Arayı geçelim, atfedilen bu sıfat onu özellikle 1995'ten sonra söz konusu "kale"ye dönüştürdü. Özellikle, Refahyol Hükümeti'ni deviren 28 Şubat darbesinin yaşandığı 1997'de rektör olan Prof. Kemal Alemdaroğlu'nun 2004 sonuna kadarki görev döneminde üniversite türban karşıtı, Kemalist, laik ve hatta orduyu göreve çağıran söylemlerin merkezi oldu. Kasım 2008'e kadar görev yapan Prof. Mesut Parlak'ın döneminde de bu tavır çok değişmedi. Daha sonra Başbakan'ın aile doktoru Söylet'in de rektör olması, üniversitenin eski hakimlerini iyice endişeye sürükledi. 2008 öncesinde İstanbul Üniversitesi'nden fahri doktora alanların bazılarını sıralarsak durum daha da netleşebilir: KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 90'ların Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Yekta Güngör Özden, bir dönem AK Parti'nin tutumuna kızarak Türkiye'yi terk edebileceğini söyleyen Fazıl Say, Alemdaroğlu'yla aynı gün Ergenekon Davası'ndan gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk.

Enseyi karartmayın; konuştuğum isimler arasında herhalükârda üniversitelerde siyasi faaliyetlerin artmasının faydalı olduğunu düşünenler fazla. Bir kısmı, Türkiye'nin son dönemde bilimsel makale üretiminde yaşadığı sıçramayı da bu zengin fikir ortamına bağlıyor. Değişik atıf endekslerinde yayımlanan Türkiye kaynaklı bilimsel yayın sayısı 1990'da 1152'ydi ve Türkiye 42'nci sıradaydı. 2008 rakamlarına göre Türkiye 25 bine yakın yayınla 18'inci sırada. Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Attila Aşkar, son 10 yılda atıflı dergilerde yayınlarının sayısını Çin'den sonra en çok artıran ülkenin Türkiye olduğunu söylüyor. "Türkiye ilk defa milli geliriyle orantılı bir gelişme endeksine girdi. Milli gelirde 25'inci sıradayken bu işlerde 42'inci sıradaydık. Aradaki fark iyice kapandı. Şimdi endekste de milli gelirde de 18'inci sırada Türkiye." ODTÜ Rektörü Ahmet Acar ise bu hızlı yükselişi Türkiye'de Ar-Ge faaliyetlerinin gelişmesi, yayınlara verilen teşvikler ve atama kriterlerinde yayınların ağırlığının artmasına bağlıyor. "ODTÜ'nün de içinde olduğu bazı Türk üniversiteleri, AB'nin 6. ve 7. Çerçeve Programları gibi uluslararası yarışmaya dayalı proje fonlarından önemli düzeyde destek almakta ve dünyanın en tanınmış üniversiteleriyle araştırma projeleri yürütmektedir."

Türkiye'de şu an 8 milyon civarında üniversite mezunu yaşıyor. Prof. Aşkar, Cumhuriyet'in 100. yılı (2023) için konulan hedefin bunu 15 milyona çıkarmak olduğunu söylüyor. Bu hızla çok hayali bir hedef gibi görünmüyor. Milli Eğitim istatistiklerine göre 20 - 24 yaş grubunun okullaşma oranı 1992'de yüzde 16 iken 2008'de yüzde 38.2'ye çıktı. "Üstelik" diyor Aydın Uğur, "Türkiye özel bir ülke. İnsanlar evlatlarını okutmak için ellerinde ne var ne yok seferber ediyor.

Aileler hayatlarının en büyük yatırımı olarak çocuklarını görüyor. Çocuklar ailenin ilerideki sigortası olarak görülüyor. Bir de Güney Kore ve Meksika'da böyle."

Zaruri de olsa bu eğitim aşkı daha umutlu olmamızı sağlayabilir. İngiliz Prof. Barnett kitabında, 21. yüzyılda üniversitenin artık toplumun yüzde 15'ini değil, yüzde 40'tan fazlasını eğiteceğini söylüyor. "Bu üniversite, çok farklı belirsizlikler içindeki bir toplumda yer alacak. Bu nedenle üniversite insan varoluşunun çoklu biçimlerinin bulunduğu bir arena olacak. Bu çoklu varoluşa olanak veren özel bir söylemsel mekân kurulacak. Burada eleştirel dostluğun sürdürülebildiği bir kültür geçerlidir. Bu, kendini eleştirebilen bir topluluk olmak durumunda. İşte bu tartışma kültürü içinde ideolojiler varlıklarını koruyamayacak, 'idealojiye' dönüşecek."

Barnett, "idealoji"yi "yıkıcı ideolojilerle başa çıkabilecek, idealleri de çağrıştıran olumlu ideoloji" olarak tanımlıyor. İdeolojinin bir adım ötesi buysa eğer, üniversitede siyasette sabırlı ve cesur olmakta fayda var.

sayı: 39

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Hosted Villas'taki köşkümde yüzme havuzu, iki teras, çatıda güneşlenme alanı, gül bahçesi ve ayrıca konsiyerj ve şoför bulunuyor. ...

 
The Peek
 
 

Film, coplarla dövülen, göz yaşartıcı gaza maruz kalan silahsız Filistinli protestocuları gösteriyor.

 
 
 
 

Neden artık tam demokrasi içinde yerini almalı? Ve neden askerler kadar siviller de bu konuda dersine çalışmalı?