Fransız Devrimi'nin ünlü isimlerinden Marki de Mirabeau (1749-1791), tarihe bir de çok meşhur bir kelimenin mucidi olarak geçmiştir. 1732'de kaleminin ucunda şekillenen civilisation (uygarlık, medeniyet) terimi, umulmadık bir itibar kazanacak ve 1756'da sözlüklere girdikten sonra tüm dünyaya yayılacaktır. Latince'nin civitas (kent) kelimesinden türeti len bu terim, ta başından beri kentliliğe vurgu yapmaktadır, yani birbirine benzemezlerin, farklı kimlikten insanların birlikte oluşturdukları yapıya. Terimi benimseyen Osmanlı da, aynı mantıkla Medine (kent) kelimesinden 'medeniyet'i türetecektir.
Ancak tarihin büyücek bir dilimini ve insanlığın çeşitli hallerini aynı tanımsal çerçevenin içine almaya çalışan tüm terimler gibi, medeniyet de koskoca bir anlamlar, tasnifler dizisine yol açmış, bütün geniş kapsamlı kavramların kaderini izleyerek birçok tanıma sahip olmuştur.
Bu tanımların birleştikleri nokta uygarlığın doğasına ilişkin olmaktadır. Sosyolog Marcel Mauss (1872-1950), 1930'larda, "Uygarlık olguları esas olarak uluslararası ve ulus aşırıdır. Onları şu veya bu topluma özgü olguların zıddı olarak tanımlamak mümkündür" derken, başka bir ünlü sosyolog, Edgar Morin (1921), 2 Ocak 2008'de Le Monde gazetesinden Constance Baudry'yle görüşürken, "Kültür ile uygarlığı ayırmak gerekiyor. Kültür, belli bir topluluğa özgü inançların, değerlerin toplamıdır. Uygarlık ise bir topluluktan diğerine aktarılabilen şeylerin toplamıdır, yani teknikler, bilgiler, bilim vb. Örneğin şu anda globalleşmesini neredeyse tamamlamış olan Batı uygarlığı, kendini bilimdeki, tekniklerdeki ve ekonomideki gelişmelerle tanımlar" biçimindeki ifadesiyle aynı koridorda yol alındığını göstermektedir.
Tanım kadar, uygarlıkların sınıflandırılması da ciddi sorunlar yaratmaktadır. Örneğin ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee (1889-1975) ölü veya sürmekte olan 27 uygarlıktan söz ederken, yüzlercesinden veya yalnızca üç tanesinden söz eden tarihçilere de sıklıkla rastlanmaktadır. Ama sınıflandırma kıstasları her ne olursa olsun, tüm uygarlıklar ya coğrafyaya (Batı, Avrupa, Anadolu) ya da belirgin bir ulusa (Çin, Maya, Eski Yunan, Aztek) göre adlandırılmışlardır. Bunun tek bir istisnası vardır, o da İslam uygarlığı nitelemesidir. Açıkçası hiçbir tasnifte, İslam coğrafyasının uygarlığından başka hiçbir alan dine olan atıfla adlandırılmamıştır. Yani bir Hıristiyan, Şinto, Budist veya Animist uygarlıktan söz edilmemektedir.
Bu istisnanın elbette bir nedeni olmalıdır. Ve aslında ortada bir istisna da yoktur. Tarihin en eski uygarlıklarından olan Mezopotamya, Mısır ve Yunan medeniyetleri aslında aynı doğrultuda yol alan varyantlardır ve bunların tümüne Doğu uygarlığı demek mümkündür. Ama bu ailenin azgelişmiş kuzeni Batı Avrupa; feodalite, Rönesans, kapitalizm, Aydınlanma sürecinde bu ana gövdeden farklılaşarak, Batı uygarlığı haline gelince, kendi olarak kalan Doğu, bir adlandırma, daha doğrusu bir kimlik krizi yaşayacak, kendini kültürel bir kimliğe (İslamiyet) göre konumlandıracaktır. Ama bu tutum tamamen yanlıştır, çünkü İslamiyet kadar, Hıristiyanlık da, Musevilik de aynı uygarlık dairesinin ürünüdürler.
Doğu uygarlığı, dönüşmekte zorlandığı ve Batı uygarlığı da dünyasal uygarlık haline gelerek bir taklit unsuru olup karşısına dikildiği için, kimliksel ögeleri giderek öne çıkartan bir yapılanma içine girmiş ve gerçeği söylemek gerekirse, kendini "başkalarına aktaramayacağı ögeleri" itibariyle tanımlayarak, uygarlıktan kültüre geri çekilmiştir. Oysa uygarlık, "aktaran"dır.
Kabaca Batı ve Doğu (İslam) adını verdiğimiz, ama aynı gövdeye sahip iki uygarlığı ayıran temel farklılıklar ancak kültür alanında ortaya çıkabilmektedir. Olaya bu açıdan bakıldığında, aynı uygarlık dairesi içinde yer alan İngiliz, Fransız, Alman, Rus veya İskandinav kültürleri arasında ne kadar fark varsa, Doğu ile Batı arasında da ancak o kadar fark olduğu görülmektedir.
Öyleyse aynı uygarlığın farklı koridorlarından söz etmek gerekmektedir ve asıl önemlisi, Doğu ile Batı arasındaki temel farkın din farklılığı değil (bu kültürel bir ögedir), kurumlar düzleminde ortaya çıktığını vurgulamak gerekmektedir.
Birey-yurttaşa, hak eşitliğine, insan yaşamının dokunulmazlığına vb. dayanan Batı kurumsallaşmasının karşısında çözülememiş aşiret yapıları, kadının ikincilliği, hakların yerine imtiyazların öne çıkması gibi unsurlarla belirginleşen Doğu'nun kendini İslamiyet kimliği içinde dışa vurmasının hiçbir anlamı yoktur, çünkü İslamiyet ile Hıristiyanlık veya Musevilik arasındaki kurumsal farklılıklar minimaldir.
İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero'nun 21 Eylül 2004'te Birleşmiş Milletler'in (BM) 59. Genel Kurulu'nda gündeme getirdiği "Medeniyetler İttifakı" girişiminin amacı aslında son derece basittir. ABD Başkanı George W. Bush'un terörü silahla çözme siyasetinin karşısına, Müslüman-Arap âlemi ile Batı dünyasını siyasal, ekonomik ve toplumsal tedbirler bağlamında birleştiren bir anti-terör siyaseti koymak söz konusuydu.
Nitekim, BM Genel Kurulu'nun kararıyla kurulan Medeniyetler İttifakı Örgütü'nün ilk başkanı olan eski Portekiz Devlet Başkanı Jorge Sampoio, 'uygarlık'ın çoğul bir kavram olmadığını, bu yüzden de ancak "medeni insanlar ittifakı"ndan söz edilebileceğini bildirmiştir.
Tarih içinde ve şimdi tek bir uygarlığın olmadığı açıkça ortadadır. Ama Batı uygarlığıyla aynı kökten gelen Doğu uygarlığını yalnızca dinsel-kültürel unsuruna indirgeyerek özünü boşaltmanın ve onu kimlikselleştirmenin faturası ağır olabilir. Öte yandan, uygarlığı belirleyen tüm kurumlar itibariyle Batı küresinde yer alan veya almaya uğraşan Türkiye'nin, böylesine kimliksel bir tanımla kendini tüm geçmişinden, kazanımlarından ve şimdisinden soyutlaması da olanaksızdır.