Allah'ı anlatmak
Altı yaşındaki oğlum Allah kavramını sorgulamaya başladı sevgili okur (86). Ben obsesif bir anne olduğumdan bekliyordum bunu, zaten (129). Pedagoglardan ne söylemem gerektiğini öğrenmiştim, öğretmenleri ile kontak halindeydim, diğer annelerden "ilk sorma emareleri"ni almıştım falan (299).
Atahan: Anne Allah kime denir?
Ben: Hım. Allah içimizdeki güzel duyguları bize veren, iyi şeyler yaptığımız zaman mutlu olan ve...
Atahan: Niye göremiyoruz Allayı? (467)
Ben: Bak şu an nefes alıyoruz di mi? Hava var ama havayı da göremiyoruz. Allah da aynı. Göremiyoruz ama var. Bizi seviyor, koruyor.
Atahan: Nereden koruyor? Nerde evi?
Ben: Gökyüzünde, bulutların arkasında (588)
Atahan: Nasıl düşmüyor aşağıya. Yerçekimi var. Uçakta mı oturuyor? (Çocuk yerçekimini biliyor ama Allah'ı bilmiyor; ah biz laik insanlar!)
Ben: Hayır, hava gibi, ışık gibi olduğu için durabiliyor.
Atahan: Kaan, Allah her yerde dedi.
Ben: (eyvah) O şimdi şöyle oluyor yavrum...
Atahan: Yani odamda mı, dolabımda mı, gece biz uyurken eve geliyor mu, ben korkuyorum, uzaktan baksın ama ben çiş yaparken bakmasın.
Ben: Atahan o öyle olmuyor, hiç endişe etme. Yalnız ben bunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. İzin ver Demet öğretmen (okul pedagogu) ile konuşup bunu sana nasıl anlatmam gerektiğini öğreneyim.
Atahan: Anne sen de hiçbişi bilmiyosun ya. Cahil misin sen? (1339)
Bunları bekliyordum yine de hazırlıksız yakalandım. Adım da cahile çıktı. Oğlum benden memnun değil bu ara. Etek giymediğim için "kız gibi" giyinmediğimi düşünüyor. Kaan'ın annesi benden güzel giyiniyormuş. Ben ne yapsam boş, Atahan için başarı "güzel giyinen anne" olmakla ilişkili. Çünkü Atahan daha altı yaşında. Peki Nüzvik kaç yaşında? Bu kadar eski ve köklü bir derginin böyle delirmiş insanlara teslim edilmesi ne kadar doğru (1777)?
Sevgili okur, şimdi bu parantez içinde numara olayı ne iş diye düşünüyorsunuzdur. Ben sayfama sığamamaktan şikayet ettikçe Nüzvikçiler bana vuruş saymam gerektiğine dair tırışka bilgiler vermeye başladı. Önce vuruşarak değil konuşarak iş yapabileceğimiz konusunda onları ikna etmeye çalıştım, ancak vuruştan kasıtları harf sayısıymış. Sayarak yazacakmışım! O zaman "sığamıyorum" diye sızlanmama gerek kalmazmış. Politika yazsam tamam ama sayarak mizah mı yapılır? "Aa kaç kelime yapmışım? 2812, hım, o zaman 2813'de ilk şakayı yazayım..." Bana buldukları çözüm bu! Sevgili okur, öyle bir yerde askerlik yapıyorum ki, bu saatten sonra beni hiçbir şey şaşırtamaz. Az diyalog yazarsam kaç, çok diyalog yazarsam kaç vuruş yaptığımı bulacakmışım, sonra yazıdan sayfa ortası resmi ölçüsü kadar yer düşecekmişim, bu arada komik olacakmışım ama komik olurken Nüzvik'in büyük resmini de unutmadan, global olaylara yerel bir bakış açısı vererek, parantez içinde bilgilerimi sunarak, yazımı tamamlayacakmışım. Bu kadar matematik içinde "şaka" yapmayı nasıl becericem diyorum, "beceremeyecek adamın burda işi yok" diyorlar. (2896) Hım! Üç binini bulmadan oğluma geri döneyim!
Atahan: Anne, Allah'tan bir şey istersek kabul ediyor mu?
Ben: Makul bir şeyi makul bir şekilde istiyorsan olabilir. Ne mesela?
Atahan: "Pavır Rencır", kırmızı rencır, ateş gücü yani.
Ben: Onu ben alırım yavrum.
Atahan: Niye, sen Allah mısın?
Ben: !!! Yok! Haşa! Tabii ki hayır. Yani ben, evet ben, yani benim de yapabileceğim bir istek bu.
Atahan: Peki ama sen yapma. Atatürk'ten iste.
Ben: Ne alâka yavrum ya?
Atahan: Okulda resmi var. Bize bayram hediye etmeye gelicek zaten.
Ben: Atatürk mü gelecek?
Atahan: Evet. Sen arasana bi telefonla pavır rencır için.
Ben: Şimdi bana müsaade et, ben bu konuyu bir Demet öğretmenle ...
Atahan: Anne sen de hiçbişi bilmiyosun yaaa. Atatürk'ün telefonunu bilmiyosun, Allah nerde bilmiyosun, pavır rencırım da yok.
Ben: Saaarrhaaaaannn! (3710)
Şimdi ana fikri verip yazıyı topluyorum. Böylelikle beş bin beş yüz gibi yazıyı bitirmiş olabilirim. Anneyseniz, doğurduysanız yani; sizi değil arkadaşının annesini daha çok beğense de, "sen Allah mısın" gibi insanı iki rekat namaza durduracak sorular sorsa da, herşeyini hoşgöreceğiniz bir parçanız evlâdınız. (4024) Bununla birlikte aynı şeyi Nüzvik insanları için söylemem mümkün değil. Birincisi, yazıişlerini ben doğurmadım, ikincisi sanatıma yapılan "sayarak komik ol" muamelesini hoş görebileceğimi -doğursaydım bile- sanmam.
Ben: Serhat (Gürpınar) abinin ilüstrasyonunu küçültelim mi azcık?
Uğur: Olmaz!
Ben: Selçuk (Tepeli) Bey'e söyliycem seni.
Uğur: O izin vermiyor zaten.
Ben: (Koşturarak odasına girip) Selçuk Bey, Uğur'a bişi der misiniz! Sayfa ortası resmini küçültmüyor. Yazımı sığdıramıyorum.
Selçuk Bey: (Yüzünü buruşturarak) Küçültemez, sığdırın!
Ben: (Hışımla odadan çıkarak) Valla Uğur, çok kızdı. Mehtap ne diyorsa yapsınlar, dedi!
Uğur: !!!
Ben: Git sor inanmıyosan.
Uğur: Tamam, az bişi küçültiyim ben yanlardan madem.
Ben: Hah şöyle... (4767)
Bu yazıdan üç gün sonra telefonda;
Kürşad (Oğuz): Yazınızı okudum, yanlış saymışsınız.
Ben: Nasıl yani?
Kürşad Bey: Boşlukları da sayacaktınız, siz sadece harf saymışsınız.
Ben: ...
Kürşad Bey: Tekrar sayıp, 1000 vuruş kısaltıp, rakamları düzeltip öyle yollayın.
Bu arada, geçen haftaki yazımdan sonra idare müdürü olarak aksettirdiğim Osman Bey (Akagündüz) beni aradı ve kurabiye istedi. Meğer ne tatlı bir insanmış. Artık pişirdiğim kurabiyelerin marka değeri var. Bu arada Osman Bey, Genel İdari Koordinatör'müş. Hemen düzeltelim. (İşte ilk tekzibi de yedik. Şimdi, Nüzvik Türkiye'yi her hafta dünyanın kör köşelerinde okuyup acımasızca eleştiren; hem de bunun için New York'taki merkezden para alan -kimlikleri gizli, arada bir değiştirilen- profesyonel okurlara derdini anlat anlatabilirsen!) (5571)
Uğur: Çok uzun. Sakın cevap verme, uzuyo!



















