Çatışmacı milliyetçiliğin sonu
İspanya'da geçen hafta Bask ülkesi (Euskadi) ve Galicia'da özerk parlamento seçimleri vardı. Her iki özerk toplulukta da merkez partilerin milliyetçi partilere oranla başarılı olduğu sonuçlar alındı. Siyasi açıdan değerlendirildiğinde, Bask Ülkesi'ndeki seçimlerin anlamı daha ilginçti.
1 Mart seçimlerinden, 1895'te kurulan ve Bask milliyetçiliğinin kurucusu Milliyetçi Bask Partisi (PNV) en çok oy alan (yüzde 38,5), 75 sandalyelik mecliste en çok sandalye kazanan (30) parti olarak çıktı. PNV'nin son 30 yıl içinde kurulan bütün Bask özerk hükümetlerinde büyük ortak olarak yer aldığı dikkate alınacak olursa, bu sonuçta pek şaşılacak bir durum yok. Şaşırtıcı olan, PNV'nin bu kez ve Bask siyasal yaşamında ilk kez, özerk hükümeti kurabilecek güce erişememesi.
PNV, milliyetçi ortakları EA (Eusko Alkartasuna) ve EB'nin (Ezker Batua) seçimlerde bozguna uğraması nedeniyle, salt çoğunluk olan 39 parlamenteri bulamıyor. Bunda, kendini "yurtsever sol" olarak adlandıran radikal kesimin, bu kez ve özerk parlamento seçimlerinde ilk kez, çeşitli isimler altında seçimlere katılmasının Yüksek Mahkeme tarafından engellenmesinin de rolü var. Siyasi duruma göre, 7 ilâ 14 arasında parlamenter çıkaran radikal kesim, bugüne kadar özerk parlamentoda "boş sandalye" politikası uygulayarak, basit çoğunlukla milliyetçi hükümetler kurulmasını sağlıyordu. Bu kez diğer partilerce paylaşılan radikal kesimin sandalyeleri ortaya PNV önderliğinde bir milliyetçi çoğunluk çıkarmıyor.
Bask Ülkesi'nde yine ilk kez Bask milliyetçisi olmayan merkez partilerin ucu ucuna da olsa salt çoğunluğa (39) ulaştığı siyasi bir durum var. Geçen yılki genel seçimlerde en çok oy alan parti konumuna gelen Sosyalist Parti (PSE-EE) özerk seçimlerde aynı başarıyı gösteremese de 24 sandalye kazandı. Ana muhalefet partisi Partido Popular 13 ve sosyalistlerden kopan UPD de (İlerleme ve Demokrasi Birliği) 1 sandalye ile merkez partilerini salt çoğunluğa taşıyor.
Bu sonuçların ne anlama geldiğini tam olarak değerlendirebilmek için, seçim kampanyasında dile getirilen bazı mesajların altını çizmekte yarar var. Bunların başında, Sosyalist Parti'nin BASK kolu genel sekreteri Patxi Lopez'in, "değişim" yaklaşımı geliyor. Sosyalistlerin bu seçimlerden de birinci parti çıkacağı iddiasıyla ortaya çıkan Patxi Lopez, bu kez önemli olanın kendi başkanlığında bir "hükümet" kurulması olduğunu vurguladı. Başta PNV olmak üzere, milliyetçi partilerin Bask Ülkesi'nin sorunlarıyla ilgilenmek yerine, "kendi kaderini belirleme" gibi Baskları bölen ideolojik konularla vakit geçirdiğini belirten Patxi Lopez, hiçbir partiyi dışlamadığını, ancak kimsenin de yardımcısı olmayacağını söyledi. Lopez'in dile getirdiği bu "değişim", ana muhalefet partisi PP için güzel bir haber. Çünkü PP, eski başbakan Jose Maria Aznar döneminden beri PNV'yi ve özellikle özerk hükümet başbakan adayı Juan Jose İbarretche'yi hedef alıyor, sosyalistlerin bu partiye fazla yüz verdiğini savunuyor. PP Bask kolu başkanı Antonio Basagoiti, Lopez başkanlığındaki değişim hükümetine partisinin destek vereceğini açıkladı ve bunu her vesileyle yineliyor. UPD temsilcisi de aynı çerçevede desteğini ortaya koyuyor.
PNV'nin ılımlı başkanı İnigo Urkullu ise bu gelişmelerden rahatsız. Partisinin seçimlerin galibi olduğunun ve yeni hükümeti kurması gerektiğinin altını çiziyor. PNV'yi hükümet dışında bırakma çabalarını "kurumsal darbe" olarak niteliyor.
Bu partiye karşı cephe alınmasında, parti yönetiminin Juan Jose İbarretche gibi radikal bir mensubunu, dördüncü kez "lendakari" (özerk hükümet başkanı) olarak aday göstermesinin rolü büyük. İbarretche, 2001'den beri kendi adıyla anılan ayrılıkçı planlar geliştiren ve merkezle çatışma politikaları izlemekten hiç çekinmeyen bir politikacı. Bir önceki özerk parlamento seçimlerini (2005) adeta bir referanduma dönüştüren İbarretche'nin o dönemde, "salt çoğunluğu bulduğu takdirde, İspanya ile hemen devletten devlete görüşmelere başlayacağı" gibi anayasaya aykırı sözler sarf etmesi, milliyetçi olmayan Bask seçmenlerce hiç hoş karşılanmamıştı. Aynı İbarretche, daha altı ay öncesine kadar, radikallerin desteğiyle özerk parlamentonun çıkardığı referandum yasasını desteklemiş, Ekim 2008'de "kendi kaderini belirleme hakkına" ilişkin referandum yapılmasını savunmuştu.
Bu nedenle, merkezi devletle çatışmayı temel politika edinmiş bir siyasi şahsiyetin ve mensup olduğu siyasi partinin karşısında böyle bir salt çoğunluğun oluşmasına şaşmamak gerekiyor. Son olarak sosyalistlere "ortak liderlik" önerisinde bulunan ancak bunun ayrıntılarına girmeyen Genel Başkan İñigo Urkullu'nun sözünü ettiği yeni dönemde, PNV'nin İbarretche ile birlikte başlayan "merkezle çatışma" döneminin artık sona erdiği anlaşılıyor. Böylece demokrasilerde önemli olanın, çatışma değil uzlaşma, daha çok milliyetçilik değil daha çok demokrasi olduğu bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.




















