Sürprizli toprakların ortasında
Değerli okur,
Bugünlerde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, epey kafası karışık olmak ve kendi kendiyle bile mücadele etmek demek. Kadim soruları olan insanlar yaşıyor Türkiye'de: Biz Batılı mı, Doğulu muyuz? Ortadoğulu mu yoksa Avrupalı mıyız? Bölgesinde ve belki ötesinde, Türkiye, 1923'te reddetmiş olsa bile Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak yine etkili ve lider bir ülke olabilir mi? Bir "21. yüzyıl Osmanlısı" mümkün mü? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki son Dünya Ekonomik Forumu'nda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Gazze için sert bir tartışmaya girmesi; son sorunun yanıtının "evet" olmasını dileyen, üstelik önemli bir bölümü de Erdoğan muhalifi insanlarca gururla izlendi. O kadarla da kalmadı, Davos'un ardından "Yeniden büyük Türkiye'yi" hedef gösteren Başbakan'a paralel, bu sorular sadece Türk vatandaşlarının değil, dünyanın da yanıt aradığı sorular haline geliyor. Bu durum, Türkiye kamuoyunda ülkenin geleceğine dair daha da büyük bir merak uyandırmaya yetti. Merak, bilmek istediğin şey seninle ilgiliyse gerginlik yaratan bir şey. Rutinin bozulması çok kez istenen ama rahat bozan bir durum olabilir. Hele bir de Türkiye'de; Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi sürprizli toprakların ortasında yaşıyorsanız. Son günlerde Türk ve dünya medyasında sık telaffuz edilen "Yeni Osmanlı" fikri de sanıldığından çok güçlük ve hayal mahsulü de içeriyor.
Şimdi Türkler'in daha da belirginleşen birkaç tasası var. Etkili, saygın ve zengin bir ülkeleri olsun istiyorlar. Bu konuda girişimlerin başladığı coğrafyalardan biri, Osmanlı'nın da vaktiyle hakim olduğu Ortadoğu. Ama bu bölgeyle fazla ilgilenip Ortadoğulu olmaya başlama ihtimali de tedirgin edici. Türkiye'nin Ortadoğu ve diğer komşu bölgelerde yaşayanlar için çekiciliği bir ölçüde Avrupalılığı'ndan kaynaklanıyor. AB'ye adaylık sürecinde Batı ile barışçı boy ölçüşme, ülkeye, başta geleceğe ve yaşam standardına yönelik çok şey katıyor. BBC'nin yeni bir anketinde, 21 ülkede AB'nin dünyadaki etkisine olumsuz bakanların çoğunlukta olduğu tek ülke Türkiye. Bu tepki, üyelik yolunda ülkenin önüne çıkarılan ve kamuoyu ile siyasetçilerin "adaletsiz" bulduğu zorluklardan kaynaklanıyor olabilir. Ama bu, Türk vatandaşlarının büyük bölümünün Avrupalı olma fikrinden uzaklaştığı anlamına gelmeyebilir. Nitekim, geçen yıl yapılan bir başka ankette, Türkiye'den göçüp yaşamak için hangi ülkelere gitmek istedikleri sorulan insanların çoğunluğu Avrupa ülkelerini saymıştı. Bu durum değişmişse, -ki bu kadar kısa zamanda pek mümkün değil- bambaşka bir sosyolojik durumla karşı karşıyayız demektir.
Daha geniş bir coğrafyada etkili olmak demek, yeni işler de çıkarabilir Türkiye'nin başına. Ermeni meselesi, Kürt sorunu, eğitim, kalkınma vs. konularda evdeki tamirat, dışarıdaki etkinliğin şartları arasında. Ulusal duygunun farklılıklara ve çevre ülkelere daha fazla kucak açacak, onları anlayacak şekilde yumuşaması da gerekebilir. Oysa bugün, bırakın çevre ülkelerde yaşayanları, Türkiye'de yaşayan Türk vatandaşı azınlıklar, mesela Yahudi vatandaşlar bile Semin Gümüşel'in haberinde kendilerini bu kucaktan mahrum hissettiklerini belirtiyor. İki yıl önce Fransız profesör Dominique Reynie şöyle demişti: "Avrupalılar, ulusal duyguyu terk etmeden, devletler üstü bir güç istiyor. Bu ulus paradigması AB'ye uygulandığı zaman AB'yi inşa etmekten alıkoyuyor." Bu durumu Türkiye hem kendi içinde yeni Osmanlı gibi fikirler gündeme geldiğinde hem de AB üyeliği sürecinde yaşıyor. Bir de geçen hafta Newsweek Türkiye'de röportajını okuduğunuz, George Washington Üniversitesi'nde İslam Araştırmaları profesörü İranlı yazar, akademisyen ve fizikçi Seyid Hüseyin Nasr'ın bir tespiti var ki, epey dokundu. "Türkiye İslam dünyasında hiçbir entelektüel rol oynamıyor; farklı nedenlerle Avrupa'da da böyle bir rolü yok. 17 milyonluk Hollanda'nın entelektüellerinin Avrupa'da, sadece 5 milyonluk Lübnan'ın da İslam dünyasında Türkiye'den daha fazla etkisi var" diyor Nasr. Bu doğruysa, yeni Osmanlı gibi fikirleri baştan öldürebilecek kadar büyük ve aşılması zahmetli bir engel. Zira Osmanlı ile tüm bağların Cumhuriyet kurulurken atılmış olması, bu konuda bugün artık aşılması çok zor bir engel yaratmış durumda.
Türkler'in dünya ile ilgili olduğunu söylemek güç. Ama dünyaya açılmaktan faydalandıklarına da kuşku yok. İktisat profesörü Asaf Savaş Akat, "Küreselleşmeden Çinliler ve Türkler memnun" demişti birkaç yıl önce. Memnun olmayanların Fransızlar olduğunu ekliyordu.
Küresel kriz büyük değişikliklere gebe ama, örneğin Türkiye dünyaya açılıp ihracatını geliştirerek (son on yılda yaklaşık 5 kat artışla 130 milyar doları aşkın ihracat ve aynı dönemde yaklaşık 4 kat artışla 200 milyar dolara ulaşan ithalat), yabancı sermaye çekerek (2008'de yaklaşık 14 milyar dolarla son on yılda 14 kat artış) ulusal gelirini hızla arttırdı (son on yılda yaklaşık 200 milyar dolardan 700 milyar dolara). Başta AB'ye tam üyelik sürecinin de (1999 Helsinki Zirvesi) katkısıyla ülke demokratikleşiyor (Altı yılda 9 AB'ye uyum paketiyle yüzlerce yasa değiştirildi). Eskiye göre çok daha fazla uluslararası kamuoyunun gözü önünde olan Türkiye yakın tarihindeki üç askeri darbenin (1960, 1971, 1980) kasvetli atmosferinden çıkıyor.
Dünya kamuoyunun artık daha fazla tartıştığı, Türkiye nereye gidiyor, sorusunu Yenal Bilgici, Nevra Yaraç Laçinok ve İdil Ketsen, Newsweek işbirliğiyle araştırdı.



















