Değerli okur,
bir kısmı Türkiye'den, bir kısmı dünyadan önemli haberler okuyacaksınız. Bazıları devletler ve şirketler üzerine. Bazılarıysa insanlarla ilgili. Özellikle iki çocuğun hikâyesi var ki; anlatılmaz yaşanır, denir ya öyle.
Biri İstanbul Esenyurt'ta, diğeri Mardin Nusaybin'de 12 yaşlarında iki küçük çocuk. Daha ziyade Kürtçe konuşuyorlar. Haftalardır Türkiye gündemini meşgul eden, hükümet yetkililerinin Demokratik Toplum Partisi'nce organize edildiğini iddia ettiği "çocukların kullanıldığı" söylenen o taşlı gösterilerde, bir anlamda taşın ardındaki çocuklar onlar. Kolay yoldan, şöyle koşullarda yetişiyor, böyle nedenlerle sokaklara dökülüyorlar demek yerine yanlarına gittik. Tanışmak istedik. Bilimsel olarak ne kadar anlamı var elbette tartışılır. Ama misafir olup, onlarla evlerinde ikişer gün geçirdik. Geceler dahil. İstanbul'da Burçak Onur Belli, Nusaybin'de Yusuf Sami Solmaz'ın bu çocukları bulması kolay olmadı. Öncelikle mümkün olduğu kadar kendimiz ulaşmak amacındaydık; olabildiğince aracısız. Bu yüzden uzun süre gözlemek, usulca soruşturmak gerekti. Bulduktan sonra da önce çevrede, sonra ailede ve nihayet çocuklar açısından talebimizin kabul edilmesi zaman aldı. Bu nedenle derdimizi olabildiğince açık anlatmaya çalıştık.
Haberi hazırlarken aklımızda hep şunlar vardı: Bir şeyleri sorgulamak, politik ya da sosyal yorumlarda bulunmak, mesela bir tehlikeyi haber vermek, yahut sorunlar tespit edip çözümler önermek, yanlışlar aramak ve sorumluları işaret etmek gibi bir niyetimiz yok. Sadece iki çocuğun hayatına bir süre için olabildiğince gerçek koşulları içinde misafir olmak, ne gördüysek onu yazmaktı derdimiz. Aslında sadece dinlemekti. Çocuklara sorular sormak bile bu haberde fuzuli, hatta hatalı olabilirdi. Onun için çocuklarla beraberken her şey kendiliğinden gelişti. Sonuçta okuyacağınız bu haber, Türkiye'de yaşayan yaklaşık 14 milyon çocuktan ikisinin öyküsü üzerine. Evet, onları bu yazının konusu yapan bazı farklı nedenler var. Bir defa ikisi de Kürt. İkisi de PKK ve terör eylemlerinin her yana sindiği bir atmosfere doğdular. Örgütün yarı ömrü kadar yaşları var. Gösteriye, taşa, slogana, belki de dağa yakın bir çevreleri var. Ama çocuklar. Bu iki insan hikâyesinden okunduğunda bir anlam çıkarılsın, hatta onlara ilgi gösterilsin gibi bir beklentimiz de bulunmuyor. Sadece okunsun yeter, isteyen istediğini düşünsün.
Bu hafta ilginizi çekeceğini umduğum bir başka haber Irak'tan. ABD ile Irak arasındaki güvenlik antlaşması Irak Parlamentosu onayına sunulurken muhabirimiz Boris Mabillard ülkedeki durumu araştırdı. ABD askerlerinin Haziran 2009'dan başlayarak 31 Aralık 2011 tarihine kadar ülkeyi tamamen terk etmesinin öngörüldüğü planın uygulanması pek kolay olmayabilir. Anlaşma metninde "Irak toprakları, karasuları ve hava sahası, başka bir ülkeye saldırı amacıyla ya da böyle bir saldırıda geçiş noktası olarak kullanılamaz" deniyor. Bu açıdan Türkiye'yi PKK ile mücadelede yakından ilgilendiriyor. Ancak ülkenin kuzeyinin kontrolü sanıldığından zor görünüyor. Zira Mabillard, Irak'ın kuzeyinde Kerkük'ün statüsü için bir referandum yapılmaması ve Kürt Otonom Bölgesi'ne dahil olmamasının yarattığı hayal kırıklığına, ciddi bir silahlanma trendinin eşlik ettiğini aktarıyor. Bazı silah satıcılarına ulaşan Mabillard'a göre bu silahların kullanılması olasılığı Kerkük'ü patlamaya hazır bir bomba haline getirdi. ABD-Irak güvenlik anlaşmasında, Irak'ın seçimle iş başına gelmiş kurullarının ve demokratik sisteminin tehdit altında olması halinde ABD'ye önlem alma hakkı tanınıyor gerçi. Ama Irak'ta ABD askerlerinin çıkışından sonra yaşanacak iç çatışmaların Türkiye'yi bugüne kadar olduğundan daha fazla ilgilendirebileceğini akılda tutmak gerek.
Küresel krize dair tartışmalarda siz de bir tuhaflık seziyor musunuz? İş dünyasının bir bölümü ile hükümet aynı sorulara farklı yanıtlar veriyorlar. Hatta iş karşılıklı suçlamalara kadar varıyor. Türkiye'de hükümetle muhalifleri arasında artık kronik hale gelen siyasi gerginlik atmosferinin pek çok konuda doğru ve yanlış algılarını altüst ettiğini, dezenformasyonun bini bir parayken pek çok olayın aslında göründüğü gibi olmadığını hatırlayanlar, şimdi yine kuşkulu. Soru şu: Küresel krize karşı Türkiye'de herkes gerçekten aynı gemide mi? Araştırılmaya değer bir soru. Üstelik kamuoyunda bu soru sanıldığından daha popüler. İlginç yanıtlarsa Metin Under ve Melis Özpınar tarafından kaleme alındı. Tarafların dikkate almasında fayda var, hem krizin atlatılabilmesi hem de sonrasında halkla iyi ilişkilerin sürmesi açısından.