Manşet Haberi
Manşet Haberi
Galeri

"Gene gel, tamam mı?"

Biri İstanbul, diğeri Mardin'de iki küçük çocukla geçirilen ikişer gün, Kürt sorununa farklı bir açıdan bakma imkânı veriyor. Miko henüz 12 yaşında. Okuldan kaçıp eyleme gidiyor, Kürtçe slogan atıyor. Ama İstanbul Esenyurt'taki evinde, yalnızca bir ufaklık o.
Fotoğraf: Engin Irız

Televizyonun sesi olabildiğince açıktı. Kürtçe hiphop şarkı odanın içinde yankılanıyordu. Ekrana yaklaştı. Şarkı sözlerine slogan atar gibi eşlik ederken, arada bir yüzüme bakıp Kürtçe bir şeyler söylüyordu. Eylemdeymiş gibi. Şarkının sözleri içine "Serok" (Kürtçe, başkan demek) ve "Apo" gibi kelimeler ekliyordu. 12 yaşındaki bu çocuğun ifadelerinden bunu bir oyun gibi algıladığı belliydi ama yaşananların farkında olduğunu da göstermek istercesine "esrarlı" ve öfkeli bir hava veriyordu kendine. Bana kurduğu cümleler dışında Türkçe konuşmuyordu. "Sen sorunca öyle dedim, ama büyüyünce bakkalcı falan olmayacağım. Birilerinin bir şeyler yapması gerekiyor. Başbakan Erdoğan savaşın devam etmesini istiyor. Savaşın bitmesini istiyorum. Kürt çocukları dövüyorlar. Ben de okulda Türk çocukları döveceğim." Dikkatimi çekmeye çalıştığı belliydi. Bir yetişkin gibi davranmaya çalışsa da bir o kadar çocuktu. Kendini göstermeye hevesli hali üstünde büyük bir ceket gibi duruyordu. Şarkının sözlerini açıklamaya başladı: "Edi bese, yeter artık, demek."

Abdullah Öcalan'a cezaevinde kötü muamele edildiği iddiasıyla gerçekleştirilen sokak gösterileriyle Türkiye'nin gündemine yeniden oturan Kürt çocuklardan biri o. PKK'nın 30, onunsa 12 yaşında olduğunu düşünürsek Kürt meselesinin ortasına doğmuş ve içinde büyüyen bir çocuk. Nasıl bir ortamda, nasıl bir ruh haliyle büyüyor, neler hissediyor, anlamak için evlerine misafir oldum ve birlikte iki gün geçirdim. Tabii, gitmeden önce, bu yaşta ve bu koşullarda bir çocukla nasıl iletişim kuracağımız konusunda bir pedagoga, Ayça Atasoy'a danıştık ve uzmanın önerilerine göre belirledik yolumuzu. Atasoy, kimliğimi saklamadan, evlerinde nasıl bir gözlem yapacağım hakkında bilgi vermem gerektiğini söyledi öncelikle. Sadece bir çocuğu değil, tüm aileyi gözlemleyeceğimi anlatıp, ondan da onay istemenin önemli olduğunu belirtti. Başta evlerinde bir yabancıyı kabullenmeleri zor olsa da, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir çocuk portresine tanıklık ettim. Güvenlik sebebiyle ve istekleri üzerine, yazının devamında "kahramanımız" başta olmak üzere (ki kendisine artık Miko diyeceğim) konuya dahil olan herkesin ismi saklı tutulacak ve birer takma isimle adlandırılacaklar.

"Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması"na (Ankara Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü - 2006) göre "en çok göç veren" 14 ilden biri olan Van'dan, 1980'lerde batıya göç etmek zorunda kalan Kürtler'in yoğun olarak yerleştiği İstanbul Esenyurt'ta yaşıyor Miko. O yıllarda Güneydoğu'dan İstanbul'a göç eden ailelerin yüzde 47'si "güvenlik sebebiyle" terk etmişlerdi yurtlarını. Miko'nun babası, İstanbul'da sayısı 450 bini geçen işsizden sadece biri. Miko ise bilim adamlarının, onun yaşadığı koşulları, potansiyel şiddet ve suç ortamı olarak tanımladığından habersiz bir çocuk. İstatistiklere göre ülkede sadece 2005'te 56 bin suç çocuklar tarafından işlendi. 2008 başında Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Prof. Tülin Günşen İçli tarafından yapılan "Sokakta Yaşayan, Suç İşleyen ve Suça Maruz Kalan Çocuklar" konulu araştırmaya göre, bu çocukların neredeyse yarısını Doğu'dan veya Güneydoğu'dan kentlere göç eden ailelerin yoksul çocukları oluşturdu.

Miko ve ailesine ulaşmak kolay olmadı. Esenyurt Köyiçi'ndeki kahvehanelerde günlerce vakit geçirmek gerekti. Özellikle ilk sabah kendimi Diyarbakır'daki köy kahvehanelerinde hissettim. Kimi yaşlı amcalar kahvehanenin kuytularında uyuklarken, kimileri televizyonda yayınlanan İngilizce Amerikan futbolu maçını izliyordu. Fiyakalı takım elbiselerle dolaşan, saçları düzgün gençler de vardı. Kahvehanelere gelen bazı orta yaşın üstündeki adamlara "başkan" diye sesleniliyordu. Kimi dernek başkanıydı, kimi sendika. Kimininse ne başkanı olduğu sorusu sessizlik ve gülümsemeyle yanıtlanıyordu. Kahvehanedekilere "Takım elbiseli adamlar kim" diye sorduğumda "Kimi kendini Jitem'ci (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele), kimi de Polat Alemdar (Kurtlar Vadisi adlı dizinin baş karakteri) sanıyor" diyorlardı. Sürekli politika ve "iş" konuşuluyordu. Esenyurt, yasadışı gösteriler, araç yakma, bomba koyma, PKK bağlantılı oldukları gerekçesiyle (polisin ifadesiyle) "hücre evlerinde" gözaltına alınan insanların haberleriyle sık sık gündeme gelen bir bölge. Öyle ki, Esenyurt Büyükçekmece ilçesine bağlı bir beldeyken 2008'de ilçe yapılması, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün'ü ilçesinde "yüzde 70-80'lere varan suç oranlarının aşağıya çekileceği" beklentisine sevk etmişti.

Buradaki insanlara günlerce derdimi anlatmaya çalıştım. İşin politikasından ziyade insani tarafıyla ilgilendiğimize inanmaları vakit aldı. Sonunda beni Miko ve ailesiyle tanıştıracak olan Arkadaş, "Yarın sabah gel. Bakalım birileri var mıymış" dedi. Masada soğuk bir sessizlik oldu. Ertesi sabah beni bekliyorlardı. Arkadaş, yanında biriyle gelmişti. Birbirlerinden "örgütlü" diye bahsediyorlardı. Demokratik Toplum Partisi'ne (DTP) üyeydiler. Yola düştük. İnşa edilmekte olan bir kent gibiydi burası. Yepyeni ama tozlu sokaklar, boş araziler, inşaat artıkları. Yolda Arkadaş'ın ağabeyi Vanlı ile (sonradan Miko'nun babası olduğunu öğrenecektim) tanıştırıldım. Ne kadar yürüdük bilmiyorum, bir kapının önüne geldik.

Üç defa tıklayınca pencere açıldı. Sıska, kısa saçlı, koyu renk gözlü, esmerce bir çocuk (Miko) önce Kürtçe bir şeyler söyledi, ardından Türkçe "Buyurun" dedi. Ucuz çelik görünümlü kapı ısrarla çalmamıza rağmen hemen açılmadı. Miko açtı kapıyı, "Hoşegeldiniz" dedi çekingen. Elimi uzattım, titrek ve gevşek bir şekilde tuttu. Yalnızdı, okuldan gelmiş, üniformasını çıkarmıştı. İçerdeki odada yanmayan sobanın önünde yere oturdu. Bize de koltukları gösterdi. Odanın iki ucuna, üzeri örtülü iki çekyat karşılıklı yerleştirilmişti. Sehpanın üzerinde yeni olduğu belli gümüş renkli bir televizyon duruyordu. Kürtçe müzik yayını yapan bir kanal açıktı. Miko bize alışana kadar Arkadaş ile sohbet ettik. Sonra ona döndüm ve neler yaptığını sordum. Eve yakın bir okula gittiğini, 6. sınıfta olduğunu söyledi. Kısık bir sesle, hafif kırık Türkçe'siyle okulunu anlattı. Koltuktan kalkıp yere karşısına oturdum. Daha da çekingenleşti. Arkadaş ile aralarında Kürtçe bir şeyler konuştular, gülümseyerek bana baktı. Neden orada olduğumu biliyordu artık. Gazeteci olduğumu öğrenince "Gazete kimliğin var mı" dedi. Kimliği uzattım. Seslice üzerinde yazanları okudu. "Muhabirmişsin. Gazeteci değil" dedi.

Okulu sevmediğini söyledi. "Öğretmenler bizi çok dövüyor. Sekize kadar okumak mecburmuş. Sonra okumam. Çalışacağım." Kapı çaldı. Gelen en yakın arkadaşı, eyleme gizlice beraber gittiği Yakışıklı'ydı. Miko'dan bir yaş büyük. Yakışıklı ve ailesi İstanbul'a geleli beş sene olmuş. Yoksul bir aile, Yakışıklı okuldan sonra çoğunlukla boyacılık yapıyor. Miko'ya göre siyasetten daha çok haberdar. Boncuk gibi yeşil gözleri, jöleyle şekil verilmiş sarı saçları, düzgün beyaz dişleri vardı. Miko sanki kendini daha güvende hissetmişti. Yedek kuvvet gelmişti ve artık tek başına direnmek zorunda değildi sorularıma. Birbirlerine bakıp imalı gülüştüler. Arkadaş'ın söylediğine göre ikisi de büyüyünce siyasetle uğraşmak istiyormuş. Bunu duyunca ikisi birden politikleştiler.

Miko ailenin en büyük çocuğu. Erkek kardeşi Masum, ondan iki yaş küçük, 5. sınıfa devam ediyor. En küçükleri Kıvırcık henüz 1. sınıfta. "Onlar okurlar. Benim çalışmam gerek" diyor Miko. Bize çay demlemek için mutfağa gittiklerinde Arkadaş, aslında ikisinin de arada sırada örgüte (DTP ya da PKK'dan bahsediyor) katılmaktan söz ettiklerini söylüyor. Esas Yakışıklı çok daha belirgin fikirlere sahipmiş. Ailesinin maddi zorluklarından çok etkileniyormuş. Tekrar kapı çaldı. Gelenler anneleri ve teyzeleriydi. O ana kadar benimle konuştuğu anlar dışında ağzından hiç Türkçe kelime çıkmamıştı Miko'nun. Öfkeli, dikkat çekmeye çalışan bir tavır takınmıştı. Attığı Kürtçe sloganlar, kimsenin evde Türkçe televizyon kanalı açmasına izin vermemesi bu ilgiyi üzerinde tutmaya devam etmesinin bir yoluydu onun için. Annesi ve teyzesi geldikten sonra sıradan bir çocuk oldu. Müziğin sesi kısıldı. Sloganlar sustu. Ama halindeki öfke ve benle iletişim kurmama direnişi sürüyordu.

Annesine kendimi tanıttım. Herkes şaşkındı, ama misafirperverlikten ödün verilmedi. Benim dışımda kimseyle Türkçe konuşulmuyordu. Miko'ya geçen haftalarda İstanbul'da yapılan eylemden haberi olup olmadığını sordum. "Hangi eylem" dedi. "DTP'nin eylemleri oldu ya" dedim. Yakışıklı ile birbirlerine bakıp gülüştüler. Sonra Miko, Kürtçe bir şeyler söyledi. Arkadaş endişeliydi, ailesini bir gazeteciye açık etmişti. "Bana güvenebilirsin, burada bir iki gün sizlerle kalmak istiyorum" dedim. Miko bu konuları ortalıkta konuşmak istemiyordu, ne onun ne de Yakışıklı'nın ailesi çocuklarının eyleme gittiklerinden haberdardı. Ailesinde aktif politik faaliyette bulunan kimse yoktu. Genel seçimlerde DTP'ye oy veriyorlardı ama evin herhangi bir yerinde ne bir resim, ne de siyasi simge olabilecek herhangi bir şey vardı. Oturduğumuz odanın duvarında bir Mushaf, bir de köşede asılı kocaman plastik kırmızı güller. Annesi, "Çocuklarım okusun, boş insanlar olmasın istiyorum. Ama ne yapalım Kürt'üz. Zaten başka bir şey olduğumuzu söylesek de onlar bizi kabul etmez" dedi. Annesinin Miko'nun eyleme gittiğinden, hatta orada kendisini tanıyan insanları görünce saklandığından haberi vardı aslında. Ortalıkta kimse kalmadığında, bana çoktan alışmış Miko eyleme nasıl kaçtıklarını anlattı: "Sokakta oynuyorduk. Bizden büyük bir çocuk var. Serseri biraz. Ben gidiyorum, siz de gelsenize dedi. Gittik. Tanıdıklar vardı, saklandık. Polis geldi. Kaçtık." Eylem olduğunu nereden bildiklerini sordum, "Bizim burada düğün oldu geçenlerde. Orada anons ettiler" dedi.

Bir yandan ocakta şehriye kaynıyordu. Hava soğuktu ama akşam olmadan soba yakılmıyordu. Miko ortalıkta çok jandarma olduğundan, bazen jandarmaların kendilerine laf attıklarından, hatta bir defasında düğünden kaçıp lastik yakan çocukları izlemeye gittiklerinde Yakışıklı'yı götürdüklerinden ve sorguladıklarından bahsetti. Yakışıklı sözü alıp devam etti. "Eylemde kaçanları tanıyıp tanımadığımı sordular. Tanımıyorum, dedim. Bir tanesi 'yalan söyleme ulan' diyerek bana vurdu." Yeniden öfkeli ve çekingen bir hava belirdi. Miko tuhaf tuhaf yüzüme bakmaya başladı. Bunları neden sorduğumdan emin olamıyordu. Sustum. O sırada annesi seslendi, gidip ekmek alması gerekiyordu. Sofranın kurulmasına yardım etmek için kalktım. Elimde tepsiyi gören Miko hem şaşkın, hem tok bir sesle annesine Kürtçe bir şeyler söyledi. Annesi yanıt verdi: "Biz de dedik sen misafirsin geç otur diye, ama."

Bu arada Miko'nun kardeşleri Masum ve Kıvırcık eve gelmişti. Masum çekingen, kocaman koyu renk gözlü, Miko'ya göre sakin bir çocuktu. Kıvırcık daha girişken, zeki bir kızdı. Bize ayrı, çocuklara ise mutfakta ayrı bir sofra kuruldu. Ama Anne'nin tüm itirazı, Kıvırcık'ı yanımda yemekten alıkoyamadı. O sırada haberler başladı. Arkadaş ve Örgütlü sofradan çekilip haberlere bakmaya başladı, yemekten sonra içilen çayın ardından da evden ayrıldılar. Saat ilerledikçe Miko sakinleşmiş, gardını indirmeye başlamıştı. Ardından pijamalar giyildi, Miko'nun tüm gün açılmasına izin vermediği Türkçe kanallar açıldı, "Prenses Perfinya" isimli çocuk dizisini yere yan yana uzanarak izlemeye başladılar.

İçerisi iyice soğumuştu. Anne bana bakıp "Üşüdün değil mi? Dur sobayı yakayım" dedi. Birazdan bir kucak odun ve gazete parçalarıyla geldi. "Sobayı yakınca çok güzel oluyor" dedi Miko, gülümseyerek. Beş dakika önce neredeyse baygın bir şekilde yerde televizyon izleyen çocuklar hareketlenmişti. Anne elinde dörde katlanmış bir yorgan ve bir yastıkla içeri girdi. Yorganı sobayla çekyat arasına serdi ve bir şeyler söyledi. Bütün günün öfkeli Kürtçe şarkıları, yüzüme atılan sloganlar, siyaset unutulmuştu. Yanıma geldi Miko, oturdu. Sırtını sıvazlamaya başladım. O andan itibaren yabancı değildik. Annesi yerde Kıvırcık'ın yanında oturmuş ödevine yardımcı oluyordu. Henüz 28 yaşında bir kadındı ama 40'ında görünüyordu. İlkokuldan sonrasını okumamıştı. Belli ki pişmandı. Babaları mevsimlik işçi olarak çalıştığı için Mersin, İzmir gibi şehirlerde çok vakit geçirmişlerdi. Bunları gururla anlatıyordu Miko, şehirliydi o. İnsanın okuyup kalemini ve lafını iyi kullanması gerektiğine inanıyordu. Bu arada, yan taraftaki boş alana kışın yakmak üzere getirilen eski kapı ve pencerelerin menteşe, tutaç gibi metallerini söktüğünü, demircide satıp para kazandığını öğrendim. Aslında okuldan sonra Yakışıklı gibi boyacılık yapmak istiyormuş ama babası utandığı için izin vermiyormuş. Okulu bırakıp babasını da utandırmayacak bir iş yapmak istiyormuş.

Miko nerede çalıştığımı merak ediyordu. Hiç ünlü insan görmüş müydüm? Apo'yu (Abdullah Öcalan) ya da Ahmet Kaya'yı hiç görüp görmediğimi sordu. Taksim nasıl bir yerdi? Kaç dil biliyordum? Cevapladıkça yenileri geliyordu. Başka ülkelere gitmiş miydim mesela. "Bir tane böyle demirden, ayakları eğri yükselen bir kule" vardı (Eiffel Kulesi), ben görmüş müydüm? "Abla, bir de o hani eğri duran bir kule var. Neydi o" dedi. "Piza Kulesi." Devam etti: "Biliyorum pizzayı. Hani şöyle yuvarlak, üçgen kesiliyor yeniyor. Böyle kaldırıp (hareketlerle gösteriyor) ucundan yiyorlar ama ben hiç yemedim." Ne kadar sürdü bilmiyorum ama uzun uzun pizza üzerine konuştuk. Neyle yapılır, nerede yapılır, yanında ne içilir... Ailede hiç kimse pizza yememişti ve pek çoğumuzun akşam yemek yapmaya üşendiği zamanlarda bir telefonla evine getirttiği pizza onlar için bir muammaydı. Ertesi gün çocuklara sürpriz yapmak için pizzacıları arayıp sipariş vermek istediğimde bırakın herkesin bildiği ünlü markaları, mahalle pizzacılarından bile bulunduğumuz yere pizza servisi yapmadıkları cevabını alacaktım.

Miko televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Üzerini örttüm. O sırada gözünü açtı, elini yanağıma uzattı, gülümsedi ve yeniden daldı. Yere yan yana iki yatak açıldı. Ağır, kocaman yorganın altında kıvrılıp kaldılar. Saat gece yarısını geçmişti. Kapı çaldı. Gelen babaları Vanlı'ydı. Bu aralar bir kahveye takılıyor, üç beş kuruş kazanmaya çalışıyordu. Çocuklar uyuduktan sonra geliyor, onlar okula giderken uykuda oluyordu. O gün yolda tanıştığım Vanlı eve geldiğinde benle uzun uzun sohbet etme hevesini saklamadı. Doğrudan politika konuşmaya başladı. Televizyonda Siyaset Meydanı izleniyordu bir yandan, "Ya sev, ya terk et" tartışması. "Böyle laf eder mi bir ülkenin başbakanı. Bize söylüyor yani. Biz bu toprağın insanıyız. Bir yere gitmiyoruz. Demokrasi mücadelesi devam edecek. Şu halimize bak. Hem açız, hem azar işitiyoruz" diye söylendi. Kolunda "timur" (Türkçe tümör demeye çalışıyor) çıktıktan sonra protez takıldığını, yüzde 40 sakatlığı olduğunu ama Cerrahpaşa Hastanesi'ndeki doktorun ona "muhtemelen Kürt olduğu için" rapor vermediğini anlattı. Kolunu hareket ettiremediğinden yıllardır doğru dürüst çalışamıyor, raporu olmadığından da sakatlık maaşı alamıyor, ailesine bakmakta zorlanıyordu.

Miko yatmadan önce telefonumu sabah altıya kurmuştu. Kalkıp onunla okula gidecektim. İçerdeki odada benim için ayrı yatak yapılmış, üzerine pijama bırakılmıştı. İkinci günün sabahına alarmla uyandım. Henüz doğrulmuştum ki kapı yavaşça açıldı, Miko başını uzattı: "Geç kalıyoruz." Miko'nun bugün proje dersi varmış, telaşla koşuşturuyordu. Çıktık. Gidip bir yerlerden karton, renkli kağıt aldı. Zil çalmış, öğrenciler ant içmek için sıraya girmişlerdi. Bir güvenlik görevlisi okulun çoktan kapanmış demir kapısının ardında bekliyordu. Miko gibi geç kalan çok öğrenci vardı, kapının açılmasını bekliyorlardı. Miko beni tanıttı, hava atar bir hali vardı. "Gazeteci. Haber yapmaya gelmiş" dedi etrafına toplanmış kızlara ve meraklı çocuklara. Kapı açıldı, çocuklar içeri girdi. Eve döndüm. Diğer çocuklar hâlâ uyuyordu. Uyandıklarında hep beraber yer sofrasında kahvaltı ettik. Annesi Miko'nun aslında ne kadar huysuz ve yabani olduğunu anlattı. Az konuşurmuş ama beni sevmiş. Biz içerde Kıvırcık'ın giyinmesine yardımcı olurken Masum ortadan kayboldu. Anne ile birlikte Masum'a bakmaya çıktık. Mahallede dolaşıyorduk. Sokak arasında yere serilmiş ayakkabıları gördük. Bir önceki gün Miko bana yolda 5 YTL'ye satılan konvers ayakkabılardan bahsetmişti. Masum ayakkabısı olmadığı için gitmemişti okula. Miko'nun da ayakkabısı yırtılmıştı. Anne ayakkabılara baktı ama almadı. Parası yoktu. Satıcı da veresiye vermek istemiyordu.

Öğleden sonra Miko eve döndü. Masum'un ortadan kaybolduğunu söyledik. Saatler olmuştu ama yoktu. Muhtemelen nerede olduğunu biliyordu ama söylemedi. Bu arada babaları uyanmıştı. Odaya geldi. Bir sigara yaktı. Çok az yemek yiyormuş. Salçalı yumurta istedi. Miko mutfakta ayrı yedi yemeğini. Sonra o da ortadan kayboldu. Vakit hayli ilerlediğinde ikisi de döndüler. Anneye, izin verirse bir arkadaşımı fotoğraf çekmesi için çağırmak istediğimi söyledim. "Gelsin ama sadece çocukları çeksin. Dikkatli olmalı. Birileri görür. Niye konuştunuz diye laf ederler" dedi. Gerilmişti. Öğle yemeği sofrası kuruldu, yemeğin sonlarına doğru fotoğraf çekecek arkadaşımız geldi. Dışarı, fotoğrafçımızı karşılamaya çıktım. Döndüğümde yerde sofra kalmamıştı. Ortam müthiş gergindi. Başladığımız ana dönmüş gibiydik. Fotoğraf çekilirken anneyi her şeyin yolunda olduğuna ve bir problem olmayacağına ikna etmeye çalıştım. Vakit geçtikçe rahatladı. Akşama ne yemek yapacağını düşünmeye başladı. Çocuklarla çıkıp dışardan yemek almak istediğimi söyledim, razı oldu. Mahalle bakkallarında istediğimizi bulamazdık. Yukarıda bir lahmacuncu varmış, en iyi lahmacunu o yaparmış. Miko oraya gitmek için ısrar etti. "Kaç tane alacağız" dedi. "Herkese iki tane alsak yeter mi" dedim, hesaplayıp yanıtladı: "Bak, tanesi bir iki yüz elli. Herkese bir tane yeter." Herkese ikişer lahmacun ve bolca salata alacağımızı söylediğimde yine dertlendi, "Of! Çok para olacak ama."

Lahmacuncuya varmıştık. Siparişleri beklediğimiz süre boyunca Masum ve Miko kime ne kadar lahmacun düştüğünü, kaç para vereceğimizi konuşup durdular. Yaptığımız şey onlar için inanılmaz bir işti sanki. Döndüğümüzde yengesi ve amcası da evdeydi. Anneleri beni "Arkadaşım" diye tanıştırdı. Sofrayı kurmak için onların gitmesini bekleyecektik. Beklerken Miko ve Masum, cep telefonumda futbol oynamaya başladı. Miko Beşiktaş'ı, Masum Galatasaray'ı tutuyor.

Miko dahil herkes yardım ediyordu sofranın kurulmasına. Yemekten sonra Miko'ya çalıştığım yerin nasıl olduğunu, haber toplantılarını, ofisteki bilgisayarları anlattım. Dinledi. Bir bilgisayarı olmasını çok istiyormuş. İnterneti de olmalıymış. "İnternet yoksa bilgisayar bir işe yaramaz zaten. Ben bir keresinde kaçıp bir internetçiye gitmiştim. Çok yürümüştüm." Ertesi gün evden ayrılacak olmam herkesin canını sıkmıştı. Özellikle Miko'nun. Ben oradayken mutluymuş, annesi ve teyzesi hiç onlarla oynayamıyormuş. Anneninse İzmir'de genç kızken yaşadığı zamanlardan beri konuşabileceği bir arkadaşı olmamıştı. Miko yerde yanımda uyuyakaldı. Başı dizlerime yakın. Bir yastık alıp başının altına koyarken, "Gitme bak, haftasonu top, misket oynarız" dedi. Biraz ilgi, ilk geldiğimde yüzüme karşı öfkeyle slogan atan çocuğun yerini şimdi dizlerimin dibinde uyuya kalan parlak yüzlü, bir kuş kadar narin çocuğun almasına yetmişti.

Saat gece yarısına geliyordu. Miko'nun yaşadığı ikilemi düşünüyordum. Zamane çocuklarına göre daha çok duymuş, daha çok görmüştü ve kafası müthiş karışıktı. Uyurken kolunu bacaklarıma doladı. Yarın gidecektim. Sabah kalktığımda o çoktan uyanmıştı. Kapıdan çıktığımda giyinmiş beklediğini fark ettim. "Nasıl gideceksin? Bir daha gelecek misin" diye sordu. Annesi kahvaltı hazırlamıştı, "Oğlum bırak çıkmadan bir iki lokma yesin." Sonra bana döndü, "Çok alıştık sana" dedi. Gittiğim için Miko'nun çok kızgın olduğunu görüyordum. Evden çıkmaya hazırlanırken, Miko'nun kaybolduğunu fark ettik. Herkesle vedalaştıktan sonra ortaya çıktı. Sarıldı. "Gene gel, tamam mı?" Yüzü hiç gülmüyordu. "Sen de gel ama" dedim. "Taksim'e mi" diye şaşkınlıkla sordu, çünkü bunun olabileceğine inanmıyor gibiydi.

sayı: 5

Yorumlar
Member Comments
  • Yazan: suLtanahmet - 02/10/2009 15:10:00

    editöre ; körler, sağırlar, birbirini ağırlar mantığıyla hazırladığınız haber sitenizde başarılar dilerim. by

  • Yazan: suLtanahmet - 01/10/2009 14:04:18

    diyecek bir şey yok gayet dünya varolduğundan buyana varolan ve kolay kolay da sonu gelmeyecek olan sosyal, etnik, milli ve maddi farklılıklar acıklı bir anlatımla dile getirilmiş. Bu yazı en iyi duygu sömürüsü NOBEL ödülünü alabilir. Tebrikler.


 

Ordu'da özgün şehir dokusu ve çevrenin korunması için mücadele eden Enis Ayar, "İki ünlü mimar sırf rant uğruna Ordu'nun en kötü iki binasını yapmış" diyor. ...

 
 

Anaokulu çocuğunuzun birey olarak topluma karıştığı ilk ortam. Sürecin seyri ise sizin elinizde.

 
The Peek
 
 

Eyyvah Eyvah; "Türkler ne olsa" parodileriyle, ergen esprilerinden yılmış komedi severlere hitap ediyor. Ama onların sayısı da 1 milyon bile değilmiş. ...

 
 
 
 

Geleneksel "ABD 'soykırım' diyecek mi" dönemi başladı. Bunun baş mimarları ve Türkiye'nin uluslararası alanda en çok çekindiği insanlarla tanışmanın da vaktidir. ...