Kim kimi çevirdi?
Varlık ve Zaman'ın çevirisini sonunda bitirdim! Ne kadar da uzun ve zahmetli bir çalışmaydı. Tam on iki yıl sürdü. 39 yaşındayım, yetişkin ömrümün önemli bir bölümünü bu çeviriye adadım. Çevremdekiler neyle uğraştığımı sorduğunda cevap hep aynıydı; "Heidegger çeviriyorum." Kitabı ilk kez on iki yıl önce baştan sona okudum ve ardından hakikate ulaştığım hissiyle gözyaşı döktüm. Hakikate uyanmıştım sanki. Artık geleceğe dair planım kafamda netleşti, dünyada çevirisi en zor kitaplar arasında sayılan "Varlık ve Zaman"ı Türkçe'ye çevirmek ve Türk okuruyla buluşturmak. Bu çeviri yolculuğu bir süre sonra benim için bir tür kişisel ibadet ve terapiye dönüştü.
Kitabın derinlerine indikçe defalarca yeni baştan çeviriye başlamak ihtiyacı duydum. Çevirinin hakkını tam anlamıyla verebilmek için Varlık ve Zaman'ın içeriğiyle ilgili çok sayıda ikincil kitap okumaya giriştim. Üstelik hep kitabın orijinal dili olan Almanca denizi içinde yüzüyor, bir batıp bir çıkıyor, bazen boğulur gibi oluyordum. Boğulmadan kıyıya ulaştıktan sonra sıra kitabı Türkçe'ye çevirmeye geldi. Bu benim için yeni bir meydan okumaydı; Almanya'da doğup büyümüştüm, senelerim Almanca düşünerek, konuşarak geçmişti ve kitabı Almanca'dan çok farklı olan Türkçe'ye çevirmem gerekiyordu. Biz "gurbetçiler" bunun zorluğunu çok iyi biliriz. Ama Türkçe'yi sonradan öğrenen biri olarak onun nasıl bir dil olduğunu ona dışarıdan dâhil olarak bilme imkânına sahip oldum. Varlık ve Zaman'ı çevirdiğim bu uzun yolculuk süresince Almanca ve Türkçe ontolojinin (Temel sorunu varlığın ne olduğu olan felsefi disiplin - Vikipedia) kıymetini kavradım. Heidegger'in deyimiyle dil varlığın evidir, evimi seviyorum; her iki evimi de. Felsefi terimler üzerinden yürütülen ideolojik tartışmaların ne kadar sığ olduğunu gördüm. Kitabın çevirisi bitince her iki dilin ontolojisine yaptığım uzun yolculuk son buldu. Çeviriyi noktaladığımda içimde bir şeyler de bitti. Çünkü basit bir "buradan al, şuraya koy" işi değildi bu. Çeviri süresince ontolojiyi, var oluşun, var olmanın doğasını, gerçeklik algısını ve dilin düşünce ve yaşam üzerinde çoğu zaman örtük olan etkisini bizzat kendi ruhumda soludum ve gözlemledim. Parmak ucumdaki klavyede, dudaklarımdaki kahvede, öğrencilerimin gözlerinde, dostlarımın konuşmalarındaâÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂÃÂæ Bu, çevirmekten ziyade Varlık ve Zaman'ı "çekip çevirmekti." Varlık ve Zaman da beni "çekip çevirdi" ve artık "Varlık ve Zaman"ca konuşmaya, görmeye başladım.
Kitabı çekip çevirmeyi aklıma koyunca, ilginç tesadüfler birbirini kovaladı. Önce Sarmal Yayınevi'ni yöneten Işıtan Gündüz, Stephen Mulhall'ın "Heidegger ve Varlık ve Zaman" adlı kitabını çevirmemi teklif etti. Düşünmeden evet dedim. Oturdum çevirdim kitabı. Hatta Mulhall'ın Varlık ve Zaman'dan yaptığı pek çok alıntıyı Almanca orijinalinden çevirmeyi tercih ettim. Çünkü çevirinin çevirisini yapmak iyi bir şey değil. Bir de kitapla ilgili küçük sözlük hazırladım. Bu sayede orijinal Varlık ve Zaman'ı Türkçeleştirme yolunda ilk adımlarımı atmış oldum. Sonra Everest Yayınları'nın editörü Osman Akınhay ile tanıştım. Varlık ve Zaman çevirisinden bahsettim. Sonra aynı yayınevinde tanıştığım Adnan Özer, kitabın yayım haklarıyla ilgili kendisinin bazı özel girişimlerinin bulunduğunu ve bana yardımcı olabileceğini söyledi. Yayın piyasasında hiç dinmeyen rüzgârlar Akınhay'ı Everest'ten ayrılıp Agora Kitaplığı'nı kurmaya itti. Sonra Almanya'daki Max Niemeyer Yayınevi'nden Heidegger'in bu başyapıtının yayın hakkını almayı başardı.
Ama iş bu kitabın yayın hakkının elde edilmesiyle bitmedi. Kitabın çevirisini yapmadan önce rüştümü ispat etmem için Max Niemeyer benden deneme çevirisi istedi. Yayınevinin Türkiye'nin tanınmış iki felsefecisinden kurduğu tetkik komisyonunun vereceği onayla çeviri hakları sözleşmesi imzalanacaktı. Süreç çok uzadı, bir ara ümidimi kestim ve çeviri işine ara verdim. Fakat sonra şeytanın bacağını Frankfurt Kitap Fuarı'nda kırdım. Alman yayınevinin bu işlerden sorumlu yetkilisiyle görüştükten ve tetkik heyetinden olumlu görüş aldıktan sonra bir buçuk yıla yakın süren çaba sonuç verdi ve nihayet çeviri hakları sözleşmesi imzalandı.
Göttingen Üniversitesi'nde başladığım çeviriyi İstanbul Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde sürdürdüm. Bilgi Üniversitesi'ndeyken telif hakları sözleşmesi de yapılan çeviriye hız vermeye başladım. Bunun yanında hem doçentlikle uğraşıyor, hem Özgür Üniversite'de ve Bilgi'de Heidegger konulu dersler veriyordum. Çeviri çalışmam esnasında derslerde öğrencilerden aldığım geri bildirimlerin de, dostlarımla yaptığım tefekkür seanslarının da faydasını gördüm. Varlık ve Zaman'ı çevirmeden önce bir ön hazırlık niteliğinde 2 bin 800 sözcük ve 90'a yakın kavramdan oluşan "Varlık ve Zaman Kılavuzu" fihristini hazırladım.
2007 yazında Bahçeşehir Üniversitesi'ne geçince Varlık ve Zaman çevirim sürat kazandı. Elimde işe yarar bir sözlük vardı, çeviriyi neredeyse yarılamıştım, yazım işi gayet hızlı ilerliyordu ki, Mart 2008'de babamı kaybettim. Kendimi yeniden kitabın çevirisine odaklamam birkaç hafta sürdü. O süre zarfında hiçbir şey yazamadım. Sonra hem babama vefa borcu olarak hem de kendime terapi uygulamak amacıyla yeniden kitabın çevirisine giriştim. Çok yoğunlaşarak yaptığım terapi sonrasında en nihayet 460 sayfalık kitabın (Agora'dan çıktı.) çevirisini bitirdim. Artık büyük bir boşluk var içimde.
(Felsefeci Kaan Harun Ökten, Bahçeşehir Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi öğretim üyesidir. Ökten, varoluşcu Alman filozof Martin Heidegger'in ilk kez 1927'de yayımlanan, tüm zamanların en zorlarından sayılan kitabını Türkçe'ye 12 yılda çevirdi.)



















