Azınlık demeden de çözülür
Geçen hafta sonu Ankara'da "Büyük Alevi yürüyüşü" düzenleyen Alevi Bektaşi Federasyonu'nun (ABF) taleplerinin başında, laikliğin korunması amacıyla kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmesi bile var. Laiklik konusunda sorunu bulunmayan, hatta "laikliğin temel direğini" oluşturma iddiasındaki Aleviler, bu kurumun belirli bir mezhebe (Sünni) ağırlık verdiğini savunuyor. Pek çok Alevi'ye göre, zorunlu din dersi uygulaması dinsel farklılıkların göz ardı edilmesi demek.
Laikliğin "devlet işleriyle dinin birbirinden ayrılması" olarak tanımlandığı dikkate alınacak olursa, din işlerinin Başbakanlık'a bağlı bir kurum tarafından yürütülmesi, ister istemez din ile devlet arasında bir bağ oluşmasına yol açıyor. Bu yapılanma içinde dinin devlete veya devletin dine karışmaması hassas bir denge gerektiriyor. Aksi takdirde, Türkiye'de gerçek bir laiklikten söz etmek kolay değil. Nitekim Avrupa Birliği (AB) çevrelerinde bu tür iddialarda bulunanlar var.
Özellikle Aleviler'in ibadet yerleri olan cemevlerine yönelik tartışmalar bu iddiaları doğrular nitelikte. İnsanların, temel hak ve özgürlükleri çerçevesinde ibadet yerlerini seçme, farklılıklarına saygı gösterilmesini bekleme hakları olduğunu herkes kabul etmeli. Aleviler'in dile getirdiği sorunlara kulak verilmesi laik, demokratik hukuk devletinin işlerliği açısından önem taşıyor.
Aslında, gerek Aleviler gerekse Kürtler, bazı uluslararası belgelerde "ulusal azınlık" olarak zaman zaman tanımlanabilse de, dile getirdikleri dinsel veya dilsel farklılıklar Lozan Antlaşması'yla tanınan gayrimüslim azınlıklardan olmadıkları gerekçesiyle Türkiye'de göz ardı edilebiliyor. Avrupa Konseyi'nin ikiz sözleşmeleri, Ulusal Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi ve Bölgesel veya Azınlık Dilleri Şartı'na karşı çıkan Türkiye, ayrıca bu sorunlara AB ilerleme raporlarında "ulusal azınlıklar" genel tanımlaması bağlamında yer verilmesine, yeni azınlıklar yarattığı gerekçesiyle öteden beri tepki gösteriyor. Büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı'nın son döneminde "azınlık politikaları"yla İmparatorluğun bölünüp parçalanmasına yol açtıkları göz önüne alındığında, "azınlık" sözcüğüne tepkileri anlamak mümkün. Ancak, her ülke kendi azınlık gruplarını bu sıfatla tanıyıp tanımamakta özgür. Hiçbir uluslararası kuruluşun bir ülkeye şu veya bu gruplara azınlık statüsü tanıması yönünde bir telkini olması sözkonusu değil. Örneğin Fransa, birçok azınlık grubuna sahip olmasına karşın, ülkesinde hiçbir ulusal azınlığın bulunmadığını savunuyor.
Şuna kuşku yok: Bireysel nitelikte olan ve hukuken "azınlığa mensup kişilerin hakları" olarak tanınan bu hakların ayrı bir statüyle güvence altına alınması, çağdaş bir yöntem değil. Çeşitli ülkelerde yaşayan "ulusal azınlığa mensup kişiler," haklarını ararken kendi azınlık statülerine değil, o ülkenin anayasasına atıfta bulunmayı yeğliyor. Çünkü çağdaş demokratik anayasalarda, herkesin ırk, dil, din, cinsiyet vb. ayrımı gözetmeksizin eşitliği ilkesi bulunuyor. Örneğin Lozan Antlaşması'nın üçüncü bölümünde azınlık hakları güvence altına alınmış gayrimüslim vatandaşlarımızın, söz konusu antlaşmayı değil Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'ndaki mevcut eşitlik ilkesi bağlamında hak aramayı yeğlemeleri doğal. Çünkü ayrım gözetmeksizin eşitlik ilkesi, tanımı gereği, farklılıkları da kapsıyor.
Bu noktada zihinlerin gerektiği kadar berrak olmaması, Aleviler'den Kürtler'e kadar çeşitli farklılıkları olan grupların dile getirdikleri sorunlara tepki gösterilmesine yol açıyor. Aslında bu sorunların çözümlenmesi, yeni azınlıklar yaratmak değil, azınlıklarla ilgili tartışmaları ortadan kaldırmak anlamı taşıyor. Nitekim ulus-devlet kavramının yaratıcısı Fransa'ya baktığımızda, benzeri sorunların böyle bir yaklaşımla çözümlenmiş olduğunu görmek mümkün.
Ülkesinde hiçbir azınlığın bulunmadığını savunan Fransa'da eşitlik ilkesinin farklılıkları kapsayacak şekilde yorumlanması Anayasa Konseyi'nin içtihadına dayanıyor. Bu içtihat, özet olarak belirtmek gerekirse Fransız Anayasası'nın eşitlik ve özgürlük (egalitÃÂÃÂÃÂé et libertÃÂÃÂÃÂé) ile ayrımcılık yapmama (non-discrimination) ilkelerini temel alıyor. Anayasa Konseyi özetle diyor ki "dilsel veya dinsel herhangi bir farklılığı olan bir Fransız vatandaşı, farklılıkları olmayan bir Fransız vatandaşıyla gerçekten eşit olmak için bu farklılıklarını serbestçe kullanabilmeli."
Bir örnek vermek gerekirse, ana dili Oksitanca (Fransa, İspanya ve İtalya'da konuşulan bir Latin dili) olan bir Fransız vatandaşı, bu dilin kullanılması veya öğretilmesi yasak olduğu takdirde ana dili Fransızca olan bir Fransız vatandaşıyla eşit olamayacak. Zira ana dilini serbestçe kullanamayacak. Onunla eşit olmadığı gibi, onun kadar özgür de olamayacak. Aynı örneği, Müslüman bir Fransız vatandaşı için de vermek mümkün: İbadeti yasaklanan Müslüman bir Fransız vatandaşı, farklılığı olmayan yani Hıristiyan Fransız vatandaşlarıyla eşit olmayacak. Fransa Anayasa Konseyi, bu noktadan hareketle farklılıkların kullanılmasının şu veya bu şekilde engellenmesinin Anayasa'nın "ayrım gözetmeme" ve "özgürlük, kardeşlik ve eşitlik" ilkelerine aykırı olduğunu vurguluyor.
Başta ulus-devlet kavramı olmak üzere birçok bakımdan örnek aldığımız bir ülke olan Fransa'nın, farklılıkları olan vatandaşlarına tanıdığı bu "farklılık hakkı" aslında herkesin "ayrım yapılmaksızın eşitliği" ilkesinin doğal sonucu. Bu konu, ilk kez AB reform sürecinde (2000 yılında) İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu (İHKÜK) çalışmaları sırasında hazırlanan ve "kapsayıcı anayasal vatandaşlık" başlığını taşıyan bir "non-paper"da (diplomatik dilde resmi olmayan yazı) dile getirilmişti. Basına da yansıyan belge o zaman ne yazık ki pek ciddiye alınmamıştı. Oysa Türkiye'de farklılıkları olan kesimlerin dile getirdiği sorunların çözülebilmesi, ilk adımda 1982 Anayasası'nda da mevcut olan vatandaşların "hiçbir ayırım gözetmeden eşitliği" ilkesinin -AB içinde asgari ölçütü oluşturan Fransa'nın söz konusu Anayasa Konseyi içtihadında olduğu gibi- her türlü farklılıkları içerecek şekilde kapsamlı olarak yorumlanmasına bağlı bulunuyor.




















