Değişik aşamalarında farklı karakterlerle dövüşülen 1989 yapımı Prince of Persia adlı bilgisayar oyununun, unutulması zor bir finali vardı. Bütün karakterleri yendikten sonra, oyunun son aşamasında kendinizle dövüşmek zorunda kalıyordunuz. Dövüştükçe, siz de güç kaybediyordunuz; ölürse siz de ölüyordunuz. Basit bir yolu vardı kazanmanın: Suretinizle dövüşmekten vazgeçip kılıcınızı kınına sokmak ve barışmak. Şiddet her zaman geçerli bir çözüm olmayabilir; bir dövüş oyununda bile. PKK ile 30 yıldır bitmeyen çatışma ve Kürt sorununda gelinen aşama da adeta Türkiye'nin kendiyle dövüştüğü hissini uyandırıyor. Sorunun taraflarında (TSK, Hükümet, DTP) çatışma ve terör ortamının yarattığı duygusal tahribat, çözüm için birer adım geri atma cesaretine sahip olamama ve özeleştiri yapamama gibi benzerlikler bu hissin altyapısında mevcut.
'Kendiyle dövüşme' durumunu artık daha fazla insan hissediyor. Zira PKK'nın 3 Ekim'de Hakkari Şemdinli'deki Aktütün Karakolu'na düzenlediği baskından sonra, Kürt sorununa çözüm tartışmaları ve siyasi bir yol bulmanın önemi hiçbir dönemde olmadığı kadar arttı. Ancak bir sorun var. İktidarda ikinci dönemini yaşayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti, ordudan gelen "sadece askeri tedbirler yetmez" açıklamalarına karşın, sorumluluğu üstüne alma ve bir siyasi çözüme girişme konusunda sessiz. Aktütün baskınından sonra Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in "Askerin her istediğini yapıyoruz" sözleri, bu sessizliği bozmak yerine ülkede demokratikleşme, Kürtler'in siyasete katılımı gibi konularda son yıllarda atılan adımlardan güvenlik için geri dönülebileceği korkusu yarattı. Baskının ardından Terörle Mücadele Yüksek Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu'ndan çıkan 'yeni yapılanma' kararları da siyasi açılımlardan ziyade güvenlikle ilgili. Güneydoğu sokaklarındaki insanlar tek bir maddede geçiyor. O da Kürtler'in taleplerine kulak vermek ya da demokratik adımları değil, "halkın bilinçlendirilerek terörle mücadeleye dahil edilmesi"ni içeriyor.
Geçen yıl AKP'ye açılan kapatma davasının sonucunun beklendiği günlerde ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Hükümet'in demokratikleşme gündeminin Türkiye için iyi olduğunu belirterek "AK Parti, Kürt kökenli vatandaşlara ulaşarak, son seçimde oylarının büyük bölümünü aldı" demişti. Hükümet'in Kürt sorununun çözümüne dair Türkiye için büyük şans olduğunu pek çok aydın ve uzman da dile getirdi. Böyle düşünüldüğünde, silahsız çözüm noktasında ciddi bir fırsat kaçıyor ve bu 'toplumsal barışı tehdit edecek' derecede tehlikeli bir durum yaratabilir. Nitekim, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 20 Ekim'deki Diyarbakır ziyaretinde yaşananlar bu kaygıların fotoğrafı. Aslında AKP'nin 2007'deki genel seçimde bölgeden hayli oy almasından sonra kamuoyu bu geziye kilitlendi. Zira Kürtler'in, Erdoğan'a teveccühünün devam edip etmediği merak konusuydu. Ama Abdullah Öcalan'a İmralı Cezaevi'nde "kötü muamele" yapıldığı iddiasıyla Diyarbakır başta olmak üzere birçok ilde esnaf kepenk kapadı, göstericiler sokaklarda polisle çatıştı. Erdoğan'ın ise yine siyasi çözüm ve demokratikleşmeye dair bir şey söylemeyip, Mart 2009'daki yerel seçimleri hedefleyen bir saik ile Diyarbakır'ın çöp sorunundan bahsetmesi, siyasi çözümcülerin, hatta Erdoğan'dan umutlu Kürtler'in bile elini iyice zayıflattı. Bunun en güzel örneği, AKP Hakkari İl Başkanı Osman Kızılban'ın söylediği şu sözler: "Başbakanımız Kürt sorununa bir açılım getirdiğinde bölge insanında ciddi bir umut oluşturmuştu. Hükümet üzerinde ciddi baskılar oluştu ve açılım hedefine ulaşmadı. Bu da insanlarda hayal kırıklığına sebep oldu ve heyecan kalmadı. Bizde bile. O gün söylenen sözler, yerini bugün başka ifadelere bıraktı."
Oysa, temel haklar üzerine çalışan anayasa hukuku profesörü ve siyaset bilimci Mithat Sancar, "Ordu 30 yıldır Kürt sorununu yalnız bir 'terör sorunu' olarak algıladı, kendini bu konuda siyasi bir unsurmuş gibi konumlandırdı. Siyasetçileri de işine karıştırmadı" diyor, "ancak PKK'nın son baskınlarıyla kamuoyundan gelen eleştiriler yüzünden yıpranan ordu, artık yükü tek başına taşımaya niyetli değil." Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un sorunun sadece askeri değil, ekonomik ve sosyal boyutları olduğunu vurgulaması bunun işareti. Ancak Aktütün baskınından sonra bile Milli Savunma Bakanı'nın ortalıklarda gözükmemesi, yine Başbuğ'un kamera karşısına geçip eleştirileri yanıtlamak zorunda kalması hayli manidar. Sağ elini kürsüye vurarak, "Bölücü terör örgütünü başarılı gibi gösterenler, akan kanın sorumluluğuna ortak olur" çıkışı kendisinden görülmedik sertlikteydi ve bu üslup askerin kamuoyu önünde daha da yıpranmasına sebep oldu. "Ordu da, siyasetçiler de sorumluluğu üzerinden atma peşinde" diyen Sancar'a göre AKP hem 30 senelik askeri çözüm çabasının vebalini yüklenmemek, hem de ekonomik önlemlerin ötesinde ciddi bir Kürt politikasına sahip olmadığından siyasi sorumluluğu üstlenmekte ayak sürüyor. "Devlet Söyleminde Kürt Sorunu" kitabının yazarı sosyolog Mesut Yeğen de ordunun Kürt sorununa yaklaşımı için "Toptan iflas etti" diyor. Yeğen, iktidarın Kürt sorununda sorumluluğu üstlenmek ve acilen bir siyaset örgütlemek zorunda olduğunu savunuyor. Ancak, "AKP'nin ve Erdoğan'ın Kürt sorununun ciddiyetini kavradıklarına dair işaretler çok zayıf" diyerek umutsuzluğunu ortaya koyuyor. Yani Kürt sorununun bugün geldiği aşamaya, siyaset hazırlıksız yakalanmış durumda.
Kürt sorunu bir saatli bombaya dönüşmeden önce Başbakan Erdoğan, 12 Ağustos 2005'te Diyarbakır'da Kürt sorununu kendi sorunu gibi gördüğünü ve "daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla" çözeceklerini açıkladığında bir umut doğmuştu. Ancak o günden sonra "Kürt sorunu" ifadesini bir daha ağzına almadı. DTP'li milletvekilleriyle görüşmekten kaçındı. Söylemini etnik ve demokratik çözüm vurgusundan ziyade, din kardeşliği üzerine kurmayı seçti. Bugün o çözüm üçlemesinden hatırlanan yalnız "daha çok refah". Hükümet, Kürt sorununun askeri önlemler dışında kalan kısmını ekonomik önlemlerle sınırlandırmış durumda. Kürtler'in siyasi talepleri arasındaki demokratik hak ve kültürel özgürlükler ya da binlerce PKK'lıya nasıl silah bıraktırılacağıysa telaffuz edilmiyor. Erdoğan, son Diyarbakır gezisinden iki gün sonra İstanbul'da katıldığı Uluslararası İş Forumu'nda yaptığı konuşmada, bu konudaki rengini bir kez daha belli etti. Terörün panzehiri olarak "ekonomik kalkınma, ticaret, yatırım ve üretim"i saydı. Hükümet'in Mayıs ayında açıkladığı ve 2012 yılı sonunda bitirilmesi planlanan 28 milyar YTL hacmindeki Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) Eylem Planı da ekonomi ağırlıklı. 3,8 milyon kişiye iş sağlayacağı öngörülen planda, mayınlı arazilerin tarıma kazandırılmasından baraj yapımına birçok başlık mevcut. Kültürel açılım anlamındaki tek ayrıntı TRT'nin, aralarında Kürtçe'nin de bulunduğu birkaç dilde yayın yapmaya başlayacağıydı. Ama aradan beş ay geçmesine rağmen henüz ortada yayın yok. AKP'nin Mart 2009'daki yerel seçimlerde Diyarbakır Belediyesi'ni DTP'nin elinden almaya kilitlenmesi yine Kürt sorununa ekonomik bakış açısıyla ilgili. Çünkü Erdoğan bölgeye yatırımların DTP'li değil AKP'li bir belediye eliyle yapılmasını ve oy anlamında dönüşü olmasını istiyor. Sancar'a göre, Erdoğan bu "zafer"in Kürt sorununun çözümüne yardımcı olacağına inanıyor. AKP'nin bu noktada en büyük güvencesi, bölgeden çıkarılan 75 Kürt kökenli milletvekili. Bu, Erdoğan'a "Kürtler'in gerçek temsilcisi AKP'dir" dedirtmişti. Ancak devlet-toplum ilişkileri üzerine çalışan profesör Fuat Keyman, AKP'nin gerekli demokratik açılımları yapmadan "sadece Diyarbakır Belediyesi'ni kazanarak ya da bölgeye yatırımla sorunu çözmesinin ve bölge halkını kazanmasının mümkün olmadığını" düşünüyor. Yeğen'e göreyse, genel seçimlerdeki şartlarla bugünkü şartlar farklı. Yeğen, AKP'nin sorunu askeri yöntemlerden farklı çözeceği izlenimi yaratıp Kürtler'den oy aldığını, ancak sınır ötesi operasyona izin vermesinin ve siyasi çözüme yönelik adım atmayacağının anlaşılmasının yerel seçimlerde işini zorlaştıracağı görüşünde. DTP'yi ve yerel yönetimleri, Kürtler'i sistemin içinde tutan en güçlü araçlar olarak gören Yeğen "AKP'nin belediyeleri ele geçirme hedefine kilitlenmesi, ekonomik önlemler ve din kardeşliği gibi kavramları pek önemsemeyen milyonlarca DTP seçmenini daha da radikalleştirebilir" uyarısında bulunuyor. Kürtler'in bir bölümünün ekonomik yardımlar karşılığı AKP'ye oy vermesi, PKK sempatizanları arasında 'davanın satılması' olarak algılanırsa, örgütün sertlik yanlısı söylemi sayısı az ama daha sadık bir kitleyi de hipnotize edebilir.
Kürt sorununa yaklaşımından dolayı AKP'ye İslamcı çevrelerden de eleştiri var. Ünlü aydınlardan Ali Bulaç, Kürt sorununun daha önceki siyasetçiler tarafından da kabul edildiğini ama altının doldurulmadığını vurgulayarak, "Erdoğan da aynı hataya düştü" diyor. Bulaç'a göre, geçen yılki seçimde AKP'ye sorunun çözümü için oylarıyla büyük bir kredi tanıyan Doğu ve Güneydoğu halkı, Erdoğan'ın geri adım attığını gördükçe yeniden ümitsizliğe sürüklendi. AKP'nin soruna, egemen bürokratik oligarşinin tarzı olan "Doğu ve Güneydoğu sorunu" şeklinde yaklaşmaya başladığını düşünen Bulaç, ekonomik refahın ayrılıkçı talepleri engelleyemeyeceğini savunuyor. "Kürt Sorunu-Demokratik Çözüm Önerileri" kitabının Kürt kökenli İslamcı yazarı Altan Tan ise, AKP iktidarının sorunu çözme konusunda askerle ve şiddet yanlılarıyla aynı çizgiye geldiğini öne sürüyor. Tan, İslamcıların soruna yaklaşım tarzına da çatıyor: "Ümmetçi anlayışa sahip İslamcılar çözüm önerilerini daha kolay sıralayabilmeli ama Türkiye'deki İslamcıların bilinçaltlarında milliyetçilik yer ettiği için Kürt sorununu kabul etmekte zorlanıyorlar."
Bu noktada gözlerin ilk çevrildiği yer, birçok meselede danışmanları bulunan Erdoğan'a Kürt sorununda kimlerin fikir verdiği. İlginçtir, bir dönem Erdoğan'ın dört danışmanı da Kürt kökenliydi: Ömer Çelik, Cüneyd Zapsu, Mücahit İhsan Arslan ve Egemen Bağış. Bu dört isimden özellikle Kürt sorunu konusunda görüşlerine değer verdiği iki isim, Çelik ve Zapsu artık Erdoğan'ın yakınında değil. Şimdilerde Erdoğan'ın danıştığı isimler, parti içindeki ağırlıklarından ve Kürt olmalarından dolayı AKP Diyarbakır milletvekilleri Mücahit İhsan Arslan ve Abdurrahman Kurt ile Adana milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat. Arslan, partisine ve terörle mücadeleye zarar vermemek adına şimdilik susmayı tercih ettiğini söylüyor. Kurt ise "Erdoğan'ın çabaları PKK tarafından şiddet ortamıyla boğulmak isteniyor" diyor. Kurt, çözüm konusunda ürkek kaldıkları eleştirileriniyse kabul etmiyor. Kürtçe yayına izin verdiklerini, Kürtçe önündeki engelleri kaldırdıklarını belirtiyor. AKP'nin Güneydoğu Anadolu'da önceliği ekonomiye vermesinin, demokratik açılımlara zemin hazırlamak için geçici bir durum olduğunu savunan Kurt, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ün elini sıkmayı reddeden kendi genel başkanı Erdoğan'a karşılık "Bu partinin kapatılmasına da karşıyız" diyor. Ama ona göre bile "Türkiye'de Kürt sorununda kökleşmiş antidemokratik anlayışın önüne geçmek çok zor."
Kürt tarafında da tablo farklı değil. Yeğen ve Sancar, DTP ile Kürtler'in de kafasının net olmadığında, onların da siyasi çözüm kavramının altını dolduramadıklarında hemfikir. Erdoğan'ın son Diyarbakır gezisinde bölgenin sokak gösterileriyle savaş alanına çevrilmesinde DTP'lilerin teşviki olduğu iddiaları, ateşe odun atan tarafta yer almayı seçtiklerini akla getiriyor. DTP'deki bu 'şahin' yaklaşım da, Mart 2009'daki yerel seçimlerde oy kapma amaçlı gibi görünüyor.
Yeğen, yine de, DTP'nin eskiye oranla diyaloga daha açık bir dil kullanmaya başladığı görüşünde. DTP Diyarbakır milletvekili Aysel Tuğluk, demokratik sistem içinde mücadele vermelerine rağmen siyasi çözüme dair önerilerinin muhatap bulamamasından şikayetçi. Tuğluk'a göre, "Anayasal bir reformla Kürtler'in kimliğinin garanti altına alınması halinde sorun yüzde 50 oranında çözülecek." Eski PKK mensubu, şimdinin Barış İnisiyatifi üyesi Seydi Fırat ise "PKK'lıların uzlaşma istediğini," iktidarın risk alıp genel af ve demokratik açılımlar dahil siyasi çözüm girişiminde bulunması gerektiğini savunuyor.
Bir yanda ordunun PKK'ya yönelik operasyonları, diğer yanda PKK'nın saldırıları⦠Yakında kış bastıracak, çatışmalar kısmen durulacak. Kritik 2009 baharı öncesi AKP'nin sadece birkaç ayı var. Bu süreçte siyasi çözüme dönük adımlar atmaması, hele de yerel seçimlerde Diyarbakır Belediyesi'ni DTP'den almayı 'başarması' halinde PKK şiddeti daha da tırmandırabilir. Ya Türkiye baharla birlikte yine "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" ve Kürtçe "Şehid namırın" sloganlarına boğulacak ya da Tuğluk'un dediği gibi "AKP, ulusalcı tepkileri göze alıp Kürt sorununu çözecek ve tarihe geçecek." Kürt çözümü, kendisini gerçekleştirecek siyasetçinin kariyerini bitirebileceği gibi, kahramanlık payesi de vaat ediyor.
sayı:
1